"Benim İstanbul'um değişmedi"

Türk resim sanatının çınarı Devrim Erbil, yeni eserleriyle sanat dünyasına yön vermeyi sürdürüyor. F Sanat Galeri’de sergilenen yeni eserlerinde, yine İstanbul’u göz kamaştırıcı bir güzellikle resmeden Erbil, “İstanbul’un değişen değil, değişmeyen yüzüyle ilgileniyorum” diyor.

Röportaj: Nazan ORTAÇ

Fotoğraflar: Şeref YILMAZ

Geçtiğimiz yıl kurulan F Sanat Galeri, birinci yaşını Türk resmin dev ismi Devrim Erbil'le kutluyor. 9 Ocak tarihine kadar açık olan sergide, Devrim Erbil'in şiirsel bir yorum ile hayat verdiği İstanbul soyutlamaları yer alıyor. 'Resmin şairi' Devrim Erbil, tutkuyla bağlı olduğu İstanbul'u paletinden çıkan lirik üslubuyla resmediyor ve şiirselliği İstanbul'un dokusuyla birleştirip izleyicilerin beğenisine sunuyor. İstanbul, 60 yıldır yaşadığı bir kent; uçsuz bucaksız, tarihsel konumu ile doğasıyla onun için olağanüstü. İstanbul, onun resimlerinde bazen kuşbakışı bir görüntüyle, bazen ikili bakışın birlikteliğiyle hayat buluyor... Çoğunlukla kuşların kanat seslerindeki müziği ve hareketlerindeki ritmi hissettirerek. Devrim Erbil ile Nişantaşı'ndaki F Sanat Galeri'de bir araya geldik ve sanat serüvenini dinledik.

Size 'resmin şairi' diyorlar... Tuvallere şiir yazılır mı? Edebiyat dünyasıyla çok yakınsınız... Nasıl besliyor bu iki sanat birbirini?
Bu beraberlikten önce şiiri tanıdım, ikisinin beraberliği bende çok sonradan sorunsal oldu. Başlangıçta ben resim diye bir şey tanımıyordum. Düşünün ki bundan 70-74 sene önce ilkokula gittiğim zaman, Balıkesir'de ne bir müze, ne bir sergi, ne resimle, ne de heykelle ilgili bir şey vardı. İlkokula sadece kitaplar ulaşıyordu. Belirli bir duyarlılığa sahip olduğumu düşünüyorum. O duyarlılık kolay elde edilmiyor. Genetik boyutu da var sanırım. Şimdi geriye dönüp baktığımda, her şeyden önce annemin dikiş-nakış öğretmeni olmasının etkisi var sanırım. Beni hep çok destekledi. Zaten hayatımdaki en önemli kişi annemdir diyebilirim. O bambaşka bir insandı. Belki ondan geçen bir duyarlılık var bende. Kitaplarda şiiri gördüm, düz yazıyı gördüm, demek ki bir hayal gücü beni onları yakalamaya itti. Bir meddah gibi oturup hikayeler anlatırdım arkadaşlarıma, şiirler yazardım, çocuk aşk şiirleri... Ortaokula başladığım zaman sanat öğretmenim Sırrı Özbay, akademide eğitim almış bir resim öğretmeniydi, hafta sonlarında yetenekli çocuklarla çalışıyordu. Lise yıllarında ise, eğitim fakültesini yeni bitirip gelen genç bir öğretmenimiz vardı, İrfan Yılmaz; benim akademiye gitmemin büyük faydası oldu onun. Daha sonraki yıllarda da benim edebiyat sevgim sürdü. Türkiye'nin büyük ozanlarıyla tanıştım, karşılaştım, karşılaşmasam da yazdıklarını okudum. Batı dünyasının şairleriyle karşılaştım, onlara hayranlıklarım oldu. Jacques Prevert, Edgar Allan Poe gibi, bizim çocukluk dönemimizin önemli isimlerinden etkilendim. Hayatta benim bazı başarılarım olmuşsa, bunu edebiyata, felsefeye, şiire borçlu olduğumu söyleyebilirim. Onlar insanın hayal gücünü iten, insan gücüne eklenmiş itici yaratıcı güçlerdir. Resmin imkanlarıyla şiirsel düşünmeye, iki sanatın değerlerini, kendisinde olmayanı ona ekleyip, resimde şiiri aramak gibi çabalarım oldu. Şiirde de, resimsel ögeleri ayırıp, kendi resmimde kullanmak gibi. Bu ikilemi kendi resmimim temelleri arasında oluşturdum.

Sonraki yıllarda şiir yazmayı sürdürdünüz mü?
Yok sürdürmedim. Bir belgesel çekilirken, o anda doğaçlama içimden bir şey çıktı. Benimle ilgili bir şiir kitabı çıkacak; resimlerimin üzerine yazılan şiirler. Orada o söylediğim söz, hoşlarına gitmiş, birkaç şair kullanmış. Diyorum ki, "Bir gün gücüm büyük resimler yapmaya yetmediğinde, oturup bir tuval üzerine bir şiir yazacağım, o da benim resmim olacak." Akademide Bedri Rahmi Atölyesi'ndeydim. Hocanın şair tarafı var biliyorsunuz. Çok ünlü ozanlar eğitim sırasında atölyeye gelirdi, Ahmet Hamdi Tanpınar'dan başlayarak birçok şair de geldi, onlarla tanıştık. Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer; üçü de değişik dönemlerde akademide estetik hocalığı yaptılar. Şiire tutkum hiçbir zaman kesilmedi, resim ne kadar hayatımda yer alırsa, şiir de o kadar yer aldı.

Dev isimlerden eğitim aldınız... Sizin için ayrı yeri olan biri var mı?
Aslında hayır ama şöyle; akademide hocanızı seçersiniz, ben hiç tereddüt etmeden Bedri Rahmi'yi seçtim. Çünkü onu tanıyan birçok tanıdığım oraya yönlendirdi beni. Popüler olmasının bunda büyük bir rolü vardı ve bir de halk sanatına eğilmiş olması tabii. Ben Anadolu uygarlıklarının sadece biçimsel değerlerinin ötesinde, daha temelde de yeni bir kültürü oluşturacak o tohumunu keşfetmeye çalıştım. O nedenle hem Batı kaynaklarından etkilendim hem Anadolu'daki hat sanatı, minyatürleri gibi, bu topraklardan doğan sanatı çok iyi anlamaya çalıştım. Yani bu sadece bir resimden etkilenmek de değil, bir dizeden etkilenmek, bir kitap okuyup ondan etkilenmek gibi; onlar benim sanatsal kişiliğimin oluşmasında sanırım temel direkler oldu. Ama bir kişi değil asla.

Eserleriniz ilk bakışta minyatür gibi algılanıyor ama incelediğinizde Batı'nın soyut resmini de görüyorsunuz. Aralarında yüzyıllar ve coğrafi olarak da kilometreler var ama siz bunu aynı bedende buluşturmuşsunuz...
Gerçekten çok güzel bir tahlil yaptınız, belki de özeti bu. Benim resimlerim yurtdışı sergilerinde hep ilgi çekti. Çünkü ne Batı'ydı, ne Doğu'ydu, çağdaş bir sentezdi belki. İnsan kendi sanatı için bunları söylemek istemiyor ama Batı'daki eleştirilerden bunlar geldi. Ben 29 yaşında Tahran Bienali'nde birincilik ödülü aldım. İskenderiye Bienali'nde de ikincilik ödülü aldım. Ödülü, Fransız Chevalier ile paylaştık. Ki kendisi Digital Art'ın öncülerinden biridir. Ama işte Türkiye'de olunabilen bu kadardı o zaman için ve ben bunu da inkar etmiyorum. Halime de şükrediyorum doğrusu. O yüzden tahliliniz doğru. Tek bir kişi değil, bütün uygarlıkların özünü yakalamaya çalıştım.

Bunu da enteresan bir şekilde iki kıtanın birleştiği İstanbul üzerinden yaptınız. Bilinçli bir tercih miydi, bilinçaltınız mı sizi yönlendirdi acaba?
Bakın, ben size 15 yaşında yaptığım resimlerimi yollayayım... Yani ben Balıkesir'deyim o zamanlar ve bir yerden çini mürekkepleri buluyorum ve bugünkü çizimlerimden ayırt edilemeyecek şekilde resimler yapıyorum. Çok erken üsluplaşma içindeydim. Bugünkü resmimle, 15 yaşında yaptığım çok çakışıyorsa bunda gizli bir bağlantı var diye düşünmek mümkün. Biliyorsunuz Türk sanatçılarının çoğu Paris'e gitti. Paris çok güzel bir kentti, 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın ilk yarısında. Her ülkeden sanatçı geliyordu. Bizim Türk sanatçıları da gittiler, buna bir şey söylenemez. Ama ben İspanya'ya gittim. Herkesin gittiği bir yerde olmak, aynı kaynaktan yararlanmak yerine farklı bir kaynak arıyordum. Ve hiç de yanlış yapmadığımı gördüm. Orada bambaşka bir kültürle karşılaştım. İslam kültürünün etkilerini görüyorsunuz, bir Goya'yı görüyorsunuz, Velazquez'i görüyorsunuz, bunları tanımak bambaşka bir şeydi. Ama benim resmimi etkilemedi mesela bu. Cumhuriyet'ten sonra Batı'ya giden bütün hocalar kendi eğitim gördükleri atölyenin özelliklerini getirdiler. Ben bir atölyenin havasını getirmedim, dikkatle izledim, karşılaştırmalar yaptım. O da bana yönlendirici ders oldu.

Siz yine de tuvalle sınırlı kalmadınız. Çağdaş sanatın birçok dalında eser verdiniz. Tuval yetmemeye mi başladı?
Daha doğrusu şöyle oldu. Ben tutkuyla işime bağlıyım. Bir gün resim yapayım, iki gün gezeyim değilim. Ben ibadet eder gibi resme bağlıyım. Akademide hocayım, müze müdürüyüm, sanat örgütlerinin başındayım. Yazılar yazıyorum, konferanslar veriyorum. Ama benim resim yapmadığım gün olmaz. Bir gün yapamazsam, ertesi gün telafi ederim. "Paleti kurumayan ressam" tabiri bana çok uyar. Bu benim yaşam biçimim, bende tutku halinde. Mesela çok içtenlikle söylüyorum; bir yere gittiğim zaman neden resim yapamadım diye içimde bir eziklik oluyor. Hemen gidip resim yapıyorum. Yoksa çok farklı yaşayabilirim. Doğa güzel, kadınlar güzel, dostluklar güzel, aşklar güzel ama ben işimin başında olmayı seviyorum. Fazla üretmeye başlayınca, acaba tekrar mı ediyorum diye bir kuşku içine girdim. Bu sefer 'İstanbulların' dışında, 'İkili Bakış' dediğim, yeni bir bakış açısını bir bakıma buldum diyebilirim. Bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Yeni bakış açıları, yeni temalara yönelmek, o yeni temaların içinden çok farklı yeni estetik değerler çıkarmak, bunda malzemenin büyük bir payı oluyor. Mesela marküteri yapıyorum, kullanılmayan bir teknik, onda yaşamın içine girecek nesneler üretiyorum. Pleksiglasları vitraydan farklı bir şekilde, farklı bir boyutta işliyorum. Ben resme üçüncü boyutu, zaman boyutunu ekliyorum. Her açıdan baktıkça, siz hareket ettikçe ve ışık değiştikçe, o resim farklı görünüyor. Her defasında yeniden canlanıyor, yeni bir kimliğe bürünüyor, yeni bir resim oluyor. Malzeme insana bu şansları veriyor. Sonra büyük bir tutku olarak halı ve kilim yapıyorum. 'Tapestry'yi, çağdaş sanatın bir öğesi olarak görüyorum. Batılı sanatçılar kullanırken, halı Türk sanatında yeri olan bir sanatken, biz niye bu tekniği kullanmıyoruz? Ben halıyı, yaşama katılan bir nesne olarak değil, herkesin ulaşabileceği bir sanat eseri diye düşünüyorum. Ben sanatın, yaşamın tüm kılcal damarlarına girmesini istiyorum. Mozaik yapıyorum mesela duvarlara, daha çok insana ulaşsın. Bunun için gidip Şanlıurfa'da mozaik festivalinde konuşuyorum. Gaziantep'te Zeugma'yı anlatıyorum, Kahramanmaraş'ta yeni şeyler çıkacak, onun heyecanını paylaşıyorum gittiğim her yerde. Kendimi böyle bir şeyin gönüllü neferi olarak gördüm. Sanatın Anadolu'da kökleri var, biraz sulayınca, yani anlatınca, çıkan kökler ağaç oluncaya kadar, ona sevgiyle bakmak, anlatmak, sevdirmek gerektiğini düşünüyorum.

Çok üretkensiniz, bu nedenle bazen de eleştiriliyorsunuz...
Evet, "Çok üretiyor" diyorlar... Ben de diyorum ki, "Paleti kurumayan bir ressamım, ama bu kadar işin arasında 4-5 saati geçmez resim yapmam. Bu, çok üretmekse, diğerleri hiç çalışmıyor demek ki" (gülüyor)... Esin perileri gelecek de, sizi bulacak diye bir şey yok. Her an hazır olmanın gerektiğine inanıyorum. Sıkıntı da olsanız, hasta da olsanız, mutlu da olsanız eser verirsiniz. Sanatçı tek bir duygunun insanı değil.

İstanbul, ilk çizdiğiniz andan bugüne İstanbul çok değişti. Sizin bakışınız ve duygularınız nasıl evrim geçirdi o günden bugüne?
Ben değişikliklerden çok, değişmeyen yönleri yakalama peşindeyim. Bundan 500 yıl önce yaşasaydık, gitseydik Sultanahmet Meydanı'na, cami o camiydi, meydan aynı meydandı, insanların boyu fazla değişmedi. Ama insanların duyguları da değişmedi. Bundan 5 bin yıl önce de bir Hitit kentinde aşklar yaşanıyordu, acılar, umutsuzluklar yaşanıyordu. Bütün bunlar hiç değişmedi, sadece şekli değişti. İstanbul'un değişmeyen değerleri var; İstanbul, üç imparatorluk başkenti, içinden Boğaz geçen bir kent. İstanbul'u, sizin bakışınız güzelleştirir her şeyden önce. Birçok estetik dışı şey var, kötü yapılar, trafik ama bir bakıyorsunuz, bir vapurdasınız ve Boğaz'da martıların kanatlarını suya değdirmesine şahit ediyorsunuz... Benim anılarım, benim İstanbul'um değişmedi. Kentler mimari olarak değişir tabii, ama orada yaşamanın tadını, güzelliklerini değiştirmez. Aşk, her dönemde, her ülkede belki farklı yaşanır, ama temelde duygu olarak aynıdır. O yüzden ben İstanbul'un değişen değil, değişmeyen yüzüyle ilgileniyorum.

Nasıl buluyorsunuz İstanbul'daki sanat piyasasını ve gelişimini?
Güzel gelişmeler var. 'Piyasa', sanatçının eserini yaşaması için gerekli. Sanat sadece varlıklı bir kesimin arzularını karşılıyorsa, ben bunu sanatın tarifi olarak almıyorum. Yaşamın her alanına ulaşması düşüncem de buradan kaynaklanıyor. Koleksiyonerlerin artması, ilginin olması çok güzel bir şey. Ama ben bir sanat eğitimcisi olarak şunu düşünüyorum, Türkiye'de kaç sanatçı var? Türkiye'de kaç sanatçı, başka bir iş yapmadan eseriyle yaşayabiliyor? Önü ne kadar açık? Bugün gençlerin yaptıkları, kalite olarak dünya sanatının gerisinde değil. Sadece belki direnemiyorlar, onlara bir direnme gücü vermek gerekli. Yerel yönetimler sanatçı kentleri, köyleri yapabilir. Bütün dünyada var böyle şeyler. Sanatçı çok az mesela. Ben merak ettim, bundan 30 sene önce araştırmıştım, 2-3 bin kişi vardı. Şimdi bu rakamlar ne kadar çıktı? Bilmiyorum ama hadi 10 bin olsun! 20 bin diyebilir misiniz? Şu an sadece New York'ta 200 bin ressam var.

Bodrum'da bir müze hazırlığı da var... Biraz bahseder misiniz?
İstediğim hızda gitmiyor, Anadolu'nun böyle hoş bir tarafı var, zaman daha yavaş akıyor (gülüyor)... Başkan Mehmet Kocadon orayı bir sanat kenti yapmak istiyor. Onun heyecanı beni çok etkiledi. Bir sanat konseyi kurarak bu yolda çalışmalar yapıyoruz. Biliyorsunuz Beyoğlu Belediyesi bana geçtiğimiz aylarda 'Beyoğlu Nişanı ve Üstün Hizmet Nişanı' verdi. Ben de onlara, bir yer verirlerse, bir müze yapabileceğimi söylemiştim. Vakıflardan bir yer bulundu. Niteliksiz bir bina vardı üzerinde, onu yıkıp çağdaş bir müze binası yapacağız, bunun hazırlıkları devam ediyor şimdi.

BİZE ULAŞIN