Fark Etmeden Sadık Kaldığın Kimlik

Kim olduğunla ilgili inancın, sadece sana öğretilmiş bir hikâyedir.

Fark Etmeden Sadık Kaldığın Kimlik

Fark etmeden devraldığın bir hikâye.

Ailenden.

Okuldan.

İçinde büyüdüğün ortamdan.



“Sen değersizsin.”

“Sen yetersizsin.”

“Sen başarıya layık değilsin.”

“Hayat zor.”

“Para kolay kazanılmaz.”

“Çok istemek ayıptır.”

“Başarı insanı bozar.”



Zamanla bunlar düşünce olmaktan çıkar.

Kimliğe dönüşür.



Ve bir noktadan sonra…

artık düşünmezsin bile.

Öyle olduğuna inanırsın.



İşte tam burada bir şey olur:

Hayatını değiştirmeye çalışırsın…

ama kimliğini koruyarak.



Daha fazla kazanmak istersin

ama zenginliğe dair suçluluk taşırsın.

Daha görünür olmak istersin

ama “fazla olmak”tan çekinirsin.

Daha güçlü olmak istersin

ama içten içe kendini sınırlarsın.




Ve sonra anlam veremezsin:

“Neden olmuyor?”




Çünkü mesele yaptıkların değil.

Kim olduğunu sandığın…

kim olduğuna dair inançların.



Çoğu insan sadece olumsuz düşüncelerini değiştirmeye çalışır.

Ama o düşünceleri üreten kimliği yerinde bırakır.



Ve o kimlik her seferinde sistemi yeniden kurar.




Kendini mağdur olarak gören biri

farkında olmadan mağduriyet üretir.

Mücadeleyi erdem zanneden biri

hep en zor olanı seçer.

Başarıyı geçmişine sadakatsizlik gibi algılayan biri

kendi ilerlemesini sabote eder.



Bu bilinçli bir tercih değildir.

Ama çok derin bir bağlılıktır;

kim olduğuna dair inançlarına bağlılık.



Çünkü kimlik sadece bir fikir değildir.

Bir alışkanlıktır.

Duygusal bir alışkanlık.




Aynı duyguları tekrar tekrar hissetmek…

aynı şekilde tepki vermek…

aynı hikâyeyi sürdürmek…



Zamanla tanıdık olan,

gerçek gibi hissedilmeye başlar.



Ve insan, tanıdık olanı bırakmak istemez.

Acı verse bile.




Bu yüzden değişim zordur.

Çünkü değişim, sadece olanı değiştirmek değil…

eski kimliği bırakmaktır.



Ve bu, çoğu insanın sandığından daha radikal bir şeydir.




Kendi hikâyenin bazı parçalarını bilinçli olarak silmen gerekir.




Seni küçük tutan tarafını.

Sürekli zorlanmayı normal gören tarafını.

Başarıdan korkan tarafını.



Ve en önemlisi:

Hak etmediğine inanan tarafını.




Çünkü sen hak ettiğine inanmadığın sürece,

ne gelirse gelsin, onu tutamazsın.



Bir noktada şunu kabul etmen gerekir:

Hayatındaki sınırlar dışarıda değil.

Senin mümkün gördüklerinin içinde.



Ve o sınırları koyan da sen değilsin aslında.

Sana öğretilmiş olan “sen”.




İşte bu yüzden…

sadece düşüncelerini değil…

kimliğini de yeniden yazman gerekir.



Nasıl biri olmak istiyorsan

önce onu düşünmek yetmez.

Onun gibi hissetmek…

onun gibi davranmak…

onun gibi durmak gerekir.



Bu bir motivasyon meselesi değil.

Bu bir uyum meselesi.




Kimliğinle çelişen hiçbir şeyi

uzun süre taşıyamazsın.



Ama kimliğini, başarmak istediklerinle uyumladığında

hayat zorlanmadan değişmeye başlar.



Eğer kendinle savaş halindeysen

hayatınla da savaş halindesin demektir.



Kendi hırsını yargılıyorsan

ilerlemeni sabote edersin.

Kendi değerinden şüphe ediyorsan

dünya o şüpheyi sana geri verir.



Hayat, söylediklerini değil…

inandığın şeyi yansıtır.



Ve belki de asıl mesele hiçbir zaman hayat olmadı.

Hiçbir zaman insanlar…

hiçbir zaman şartlar…

hiçbir zaman zamanlama…



Asıl mesele,

senin kendinle ilgili neye inanmayı seçtiğindi.



Ve şimdi soru değişti:

Hayatını değiştirmek istiyor musun…

yoksa

sana tanıdık gelen o kimliği korumaya devam mı edeceksin?

Konfor alanında kalmayı mı seçeceksin?




Çünkü gerçek değişim,

yeni bir tohum ekmekle değil…

eski seni bırakmakla başlar.


Hande Gün Ertan 

hande.ertan08@gmail.com