"Coğrafyalar değişir ama duygular değişmez"

Ezop Sahne’nin yeni oyunu ‘Beyaz’ için ilk kez bir araya gelen Deniz Çakır ve Derya Alabora, rolleri için ‘kardeş’ olmaktan Fransız yazar Emmanuelle MarIe’nin yazdığı hikayeyi oynayan ikili, metin yabancı olsa da, aile sorunlarının da, sevgisinin de evrensel olduğunu söylüyor.

Röportaj: Nazan ORTAÇ

Fotoğraflar: Kutup DALGAKIRAN

Ünlü oyuncular Deniz Çakır ve Derya Alabora, yeni bir tiyatro oyunuyla sahnede. Yıllar sonra bir araya gelen iki kız kardeşin geçmişleriyle ve kendileriyle yüzleşmelerini konu alan 'Beyaz' isimli oyun, kısa sürede büyük bir ilgiyle karşılandı. Ezop Sahne'nin prodüksiyonu olan ve Fransız yazar Emmanuelle Marie'nin yazdığı, Özen Yula'nın yönettiği oyun için iki ay gibi geniş bir zaman diliminde hem birbirlerini tanıyan hem de prova yapan ikiliyle Moi Sahne'de buluştuk...

'Beyaz'ı anlatır mısınız, nedir hikayesi?
Deniz Çakır:
'Beyaz', iki kız kardeşin, 3-5 günlük bir zaman dilimi içinde kendi geçmişlerini ve birbirleriyle olan yüzleşmelerini anlatıyor. Annelerinin rahatsızlığından dolayı bir araya gelen kardeşler, bu vesileyle aslında kendileriyle ve hayatta geride bıraktıklarıyla yüzleşiyorlar. Hem birbirleriyle hem kendileriyle hesaplaşmaları aslında. Bir farkındalık anını anlatıyor.

Nasıl bir temposu var?
Derya Alabora:
Oyun hızlı başlayıp, yavaş yavaş sona eriyor. İki kardeş de önce birbirlerine mesafeli sonra onlar da yakınlaşıyorlar. Hatta finalde çok tatlı bir sohbet var... İlk başta çatışma daha yüksek. Mesela benim oynadığım karakter, her şeyden kaçmış, anneden de kaçmış. Deniz'in oynadığı karakter orada kalmış ve sorumluluk hissediyor; çünkü çocuğu var, kocası var... Ben tüm bunlardan korktuğum için uzaklaşmışım, gitmişim. Ama gelinen noktada; hayatta da öyledir ya, herkesin pişmanlıkları var. Ben bir aileye sahip olamadığım için pişman oluyorum, o da bütün bu sorumluluktan dolayı bunalmış ve o da kaçmak istiyor. Ben ona diyorum ki "Sana nasıl imreniyorum bir bilsen"... O da, "Zincirlerime mi imreniyorsun?" diyor. Kimseyi memnun edemiyoruz yani (gülüyor).

Yabancı bir hikaye, değil mi?
Alabora:
Evet, Fransız... Emmanuelle Marie tarafından yazılmış.

Peki, yabancı hikayeler Türkçeye uyarlanırken, evrim geçiriyor mu?
Alabora:
Bu bir adapte değil, olduğu gibi oynadık. Ama ben adaptasyondan yanayım çoğu zaman. Ama 'Beyaz', her şeye oturabilecek bir hikaye. Her iklime, her karaktere, her ülkeye, her coğrafyaya...
Çakır: Evet, evrensel bir hikaye. Çünkü herkesin çocuğu olmayabilir ama herkesin annesi vardır, herkesi biri doğurdu. Bence çok topraksız bir hikaye. Yersiz, mekansız. Mekan olarak da, biz mutfakta geçiriyoruz hikayeyi, öyle bağladık ama olmak zorunda da değil. Boşlukta iki kadın. Dolayısıyla çok vatanı olan bir hikaye değil. Başka şeyler değişiyor olabilir ama duygular çok da değişmiyor. Acılar, üzüntüler, hastalıklar...

Sizin kız kardeşleriniz var mı?
Alabora:
Yok.
Çakır: Benim de yok; bir tane erkek kardeşim var.

Aşina olduğunuz, çevrenizden gözlemlediğiniz bir şey miydi kız kardeş çatışması?
Alabora:
Aynı sorunlar bazen yakın arkadaşlar ya da akrabalar arasında da olabiliyor.
Çakır: Hemcins olma durumları var... İki kadının, kadınlığıyla ilgili mevzular var. Oyunda biri diğerine imreniyor, gidip kendi hayatını yaşadığı için, diğeri de ötekine imreniyor, bir aile kurduğu için. Biri, o tarafını eksik bırakmış... Diğeri de, öbür tarafını... Dolayısıyla kadın olmak, neresinden baktığınla alakalı. Aslında Derya'nın da dediği gibi; zaten arkadaşlarınızla da kardeş gibi olduğunuz için yabancısı olmadığımız bir hemcins hikayesiydi...

Nasıl bir ilişkiye doğru evriliyor? Siz sahnede o evrimi nasıl yaşıyorsunuz? Deniz Hanım, duygusal olarak siz daha mı tepkilisiniz oyunda?
Alabora:
Yok, ben daha tepkiliyim. Yani o bana tepkili, ben de aslında annemin hastalığına tepkiliyim ilk başta. Çünkü birtakım işlerim var ve "Niçin buradayım" diye düşünüyorum. Ama sonra ben de artık çok etkileniyorum orada yaşanan olaylardan.
Çakır: Aslında oradaki ritmi, annenin sağlık durumu belirliyor. Gittikçe ağırlaşan bir durum olduğu için, orada kendi dertlerini bir yana bırakıp, ona fokuslanıyorlar. Daha sert başlıyor, naif bitiyor. Çünkü ölüm, herkesi değiştiren ve dönüştüren bir duygu. Ölüm sonrasında da iki kadın olaylara daha başka bir yerden bakabiliyor. Finali çok güzel gerçekten. Bir durumun, gerçekten her şeyi değiştirebileceğini anlatıyor. Zaten, "Hiçbir şey önemli değil" diye bitiyor oyun. Bu, çok güzel bir final cümlesi. Tebessüm bırakıyor insanda. Sert başlasa da, çıkarken tatlı bitirmek, o lezzeti bırakmak benim hoşuma gidiyor. Ben de tatlı çıkıyorum yani...

Siz tanışıyor muydunuz önceden?
Alabora:
Deniz'le hiç tanışmıyorduk. Ben Özen Yula'yı uzun zamandır tanıyorum. Tabii tiyatroda da, sinemada da öyledir, biraz birbirine ısınmak önemlidir. İki kız kardeşi oynamaya çalışıyoruz, oradaki sıcaklığı yakalamak için sık sık buluşup, sohbetler ettik. İki ay devam etti provalar o yüzden. Ama uzun sürmesi daha iyi bence. Çünkü bu oyun bir ay çok sıkı bir provayla da çıkabilirdi. Ama biz biraz rahat çalıştık hem de aramızdaki samimiyet ilerledi. Birbirimizi daha iyi tanıdık ki onun sahneye de etkisi oluyor.

Siz ağırlıklı olarak kadın hikayelerinde oynuyorsunuz. Bu oyunda da sizi çeken yine kadın hikayesi mi oldu?
Alabora:
Öyle oldu ama en çok metin çekti. Etkileyici bir metin bence. Ben bu tarz metinleri seviyorum galiba. Hep hayatım boyunca biraz daha aykırı, daha kararlı şeyler oynamak hoşuma gitti. Bir de, biraz şiir yazmış aslında yazar. Belki o da içinde biriktirenlerden. Genç yaşında da ölüyor. Yazar ama aynı zamanda oyuncu da. Çok güzel bir şiir yazmış diye düşünüyorum.

Deniz Hanım, sizin karar vermenizde ne etken oldu?
Çakır:
Ben Ezop Sahne'nin kurucularından Gizem'i (Ertürk) tanıyordum. Ve onlarla bir şey yapmak istiyordum. Çünkü çok inanıyorum yaptıkları işe ve yollarına. Çok tatlılar. Birazcık onlara destek olmak ve yanlarında olmak istiyordum. Ne yapalım diye konuşurken, bu oyunu okudum ve çok beğendim. Sonra da kiminle olur derken, "Derya Alabora beğendi metni, sıcak bakıyor" dediler. İkisi de beni heyecanlandıran isimler. Güzel bir buluşma oldu yani.

Siz her sene tiyatro yapıyorsunuz değil mi?
Çakır:
Mezun olduğumdan beri hiç bırakmadım. Diziyle birlikte zor olmalı diye düşünüyorum...
Çakır: Çok yorucu ama bu benim işim gibi değil, hobim gibi. Yorulacaksam bundan yorulayım diye düşünüyorum. Hakikaten 26 saat sette çalışıp, uyumadan oyuna geldiğim günler oldu. Ama baştan beri bu tempoya alıştığım için, bu benim söyleneceğim bir şey değil. Seçtiğim ve sevdiğim işi yapıyorum. Bu ülkede sevdiğin işi yapabilmek lüks. Bundan dolayı söylenerek şımarıklık yapmam.

Derya Hanım, hem tiyatronun hem sinemanın usta isimleri arasındasınız. Ama TV'ye de mesafeli durmadınız hiçbir zaman...
Alabora:
Evet, aslında oyunculuk yapıyoruz. Hepsinin keyfi başka. Sinema benim için çok önemli, her şeyden önemli diyebilirim. Ama artık ne yazık ki benim içinde olmak isteyeceğim çok fazla bir şey yok. O nedenle biraz daha tiyatroya yönelmek istedim. Bundan sonra da tek kişilik bir oyun yapacağım. Burada mesela rol olarak tatmin oluyorsun. Dizide henüz o kadar derin karakterler yazılmıyor.

Hollywood'da bir kadın hareketi başladı... Nasıl buluyorsunuz oradaki çıkışı? Türkiye'de sektörün buna ihtiyacı var mı sizce?
Alabora:
Bence olması gerekiyordu. Yıllarca üstü örtülmüş. Bir film çekiyorsunuz ve bunun karşılığında diyorsunuz ki, "Ancak benimle birlikte olursan rolü sana veririm"... Bu korkunç bir şey! Çok çirkin bir şey! Her zaman yapılan bir şey anladığım kadarıyla, çünkü erkek toplumunda yaşıyoruz. Ne yazık ki böyle şeyler çok fazla olabiliyor. Ama cesur bir çıkış. Tabii ki Hollywood, bambaşka bir dünya, bir şey yapınca arkandan gelen insanlar oluyor. Türkiye'de bunu yapmak biraz zor tabii.

Oyuncular arasındaki gelir adaletsizliği konusunda da büyük bir adım atıldı. Aynı şey Türkiye'de de gündeme gelmişti. Aynı dizinin başrolündeki erkek oyuncular hep daha fazla alıyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz Deniz Hanım?
Çakır:
Her konuda maalesef böyle. Gelirinden sokaktaki magazincisine kadar her yerde kadına şiddet var. Kadına şiddet, illa ki fiziksel şiddet demek değildir. İnanılmaz bir baskı var. Korkunç bir şey bu! Hemen bir yaftalama! Aynı konuyu erkek yaptığında, bu haber niteliği taşımazken, kadın yaptığında "Aman Allah'ım" oluyor. Neden beni kısıtlıyorsun ki? Çok daralıyorum bu konuyla ilgili ve bireysel olarak kendi çizgimi korumaya çalışıyorum. Ve kadınlar da, kadınlara yapıyor bu arada! Sadece erkeklerin yaptığı bir şey değil. Kafa yapısıyla alakalı...

Hollywood'daki dayanışma Türkiye'deki kadın oyuncular arasında olur mu?
Alabora:
Hiç sanmıyorum.
Çakır: Ben de hiç sanmıyorum. Dayanışma yok bu konularda maalesef. Örgütlenme sorunumuz var.

Atv'nin sevilen dizisi 'Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz'da oynuyorsunuz. Ve çok seviliyorsunuz oynadığınız 'Meryem' karakteriyle. Aslında bir erkek hikayesi ama sizin oynadığınız karakter sayesinde içinden güçlü bir kadın hikayesi de çıktı...
Çakır:
Çünkü erkekleri de analar doğurdu. Alışmışız hep mafya dizilerinde racon kesen erkekler... Ama o adamların da kuzuya döndüğü yerler var; mesala evvde... İşin o mizah tarafını da vermeye çalışıyoruz. Tiyatroyla beraber yapınca da benim çok hoşuma gidiyor. Çünkü çok zıt karakterler. Oradaki karakter daha dışa dönük bir kadın, burada daha kapatmış kendini. Ve aynı anda o macera çok lezzetli oluyor. Çünkü bir noktadan sonra dizide aynı kadını oynuyorsun. Buna rağmen ben her hafta gerçekten senaryoya bakarken heyecanlanıyorum, bu tutkuyu kaybetmemeye çalışıyorum. Araya böyle yeni maceralar sokmak keyifli oluyor.

Daha çok dizi oyuncusu olarak mı anılıyorsunuz? Tiyatroculuğunuzla ilgili eleştiri geliyor mu?
Çakır:
Tam tersine! Ben 2004'ten beri hep tiyatro yaptım. Mesela dizide beni tanımış, tiyatro oyunumu izlemeye geliyor ve "Teşekkür ederim bana tiyatroyu sevdirdiniz" diyorlar. Bu, çok hoşuma gidiyor. Ben 'İkinci Yeni'yi çok severim, Instagram'da da paylaşırım sürekli. Beni diziden dolayı takip edip, 'İkinci Yeni'yi tanıyan ve seven bir sürü genç nesil var. Bu çok hoşuma gidiyor. Yani birazcık bu tarafları da görmeleri gerekiyor. Popüleriteyi avantaja çevirebiliriz. Neresinden baktığınla alakalı, popülerlik kötü bir şey değil. Onun içinde nasıl durduğun ve kendinden taviz vermemen önemli. Popüleritenin malı olmaman önemli.

Siz fotoğraf da çekiyorsunuz, yazılar da yazıyorsunuz. Birbirini besliyor mu tüm yaptıklarınız ya da bunaldığınızda nefes aldığınız alanlar mı bunlar?
Çakır:
İkisi de. Besleyen şey aynı zamanda nefes de aldırır. Ben çok haz alıyorum sanattan. Gerçekten edebiyat ve sanat, benim beslendiğim bir şey. Çocukluğumdan beri böyleydim; hem besleniyorum ama bir taraftan da mesela tiyatro yaparken, müzikle ilgili bir şey olduğunda nefes de almış oluyorum. "Öyle bir meslek seç ki hayatın boyunca çalışmak zorunda kalma" derler ya... Öyle bir iş yapıyorum ve çok muyluyum. O yüzden bu meslek bana şükran duymayı öğretti. Bu işi yaptığım için şükran duyuyorum.

Bohem bir havanız var ve sanki şöhretin olması gerekenlerini çok umursamıyorsunuz gibi... Nasıl koruyabiliyorsunuz çizginizi?
Çakır:
En başından beri, 'biri gibi' olmaya çalışmadığım için ya da bu sisteme girince böyle olunması gerek gibi şeylerden ve samimiyetsizlikten nefret ettiğim için sanırım korunabildim. Samimiyetsiz, kendi gibi olmayan ve kılıflara giren insanlardan hoşlanmıyorum. Bazen antipatik de gelebilir insanlara bu bakış açısı ama beni böyle kabul edenler yanımda olsun zaten. Herkes sevmek zorunda da değil! Herkes beni sevmesin zaten. O yalan bir şey olur. Hayatımızda bazı insanları severiz, bazı insanları sevmeyiz. Herkes birbirine uymak zorunda değil ve bu farklılıklar çok güzel.

'Şöhretin bedeli' diye mi düşünüyorsunuz?
Çakır:
Hayır, hayır, öyle bir şey yok. Ayrıca şöhret dediğin nedir ki? Bugün bu işi haz aldığım için yapıyorum, yarın kırtasiye dükkanı açabilirim. Sevdiğim işi yapmak benim yaşam tarzım. Hiçbir şeyi hayatımın merkezine koymamayı öğrendim büyürken. Şimdi tiyatroyu, oyunculuğu çok seviyorum ama hayatın merkezinde değil. Hayatın merkezinde sadece hayat var. Bir şeyi çok yüceltmemek gerekiyor. Asıl olan hayat. Onu da en beslendiğim, o an neyse haz aldığım şeyi yaparak yaşıyorum.

BİZE ULAŞIN