Şahika Ercümen “Suyun altı nefes aldığım yer”

Serbest dalış dünya rekortmeni, milli sporcu Şahika Ercümen ile Antarktika dönüşü Kilyos’ta muhteşem bir çekim ve samimi bir röportaj gerçekleştirdik. Ercümen’in hayranlık uyandıran başarılarının yanı sıra azimli hayat hikayesi herkese ilham olacak

Giriş Tarihi: 05.05.2019 13:19 Güncelleme Tarihi: 06.05.2019 11:26

Röportaj & Styling Gülçin İşler Fırat
Fotoğraflar Cengiz Dikbaş
Video Betül Yazıcıoğlu
Saç Akın Ünal
Makyaj Gizem Aslan/ Bobbi Brown
Fotoğraf Asistanı Kubilay Karslı
Styling Asistanı Zerin Dere
Kilya Otel/Kilyos'a Teşekkür Ederiz

Milli sporcu Şahika Ercümen ile güneşli bir nisan günü Kilyos sahilinde çekim için sözleştiğimizde, denizin 100 metre derinine dalan, insanın yaşamadığı kıta Antarktika'da 30 gün kalan ve üstüne bir de orada dalış yapan, köpekbalıklarıyla selfie çeken insanüstü bir varlık bekliyordum. Ama tabii ki beklediğimin çok dışında narin, hassas, makyaj malzemeleriyle ilgilenen, içi içine sığmayan ve huzurlu bir sakinliği olan güzel bir kadın görüyorum. Serbest dalış dünya rekortmeni, milli sporcu Şahika Ercümen, son olarak 3. Ulusal Antartika Bilim Seferi kapsamında gittiği beyaz kıtada, dondurucu soğuklarda ilk dalışını yaptı ve tarihe geçti. Üstelik tüpsüz dalan ilk Türk kadın sporcu oldu. Biz bu röportajı yaptıktan kısa süre sonra ise Miami, Bahamalar Adası, Küba turuna çıkarak bir projeyi gerçekleştirmek üzere köpekbalıklarıyla dalmaya gitti. Şahika Ercümen ile yaptığımız keyifli röportajın birçok kişiye ilham olacağı kesin.

ŞAHİKA ERCÜMEN RÖPORTAJININ BACKSTAGE VİDEOSU İÇİN TIKLAYINIZ

Harika ötesinde bir şey olmalı; Antarktika gibi zor bir kıtada tüpsüz dalış yapan bir kadın var karşımda ve bunu yapan ilk Türk sizsiniz. Bir kadın olarak gurur duyuyorum sizinle. Siz ne hissediyorsunuz?
Çok teşekkür ediyorum. Evet, Antarktika'da tüpsüz dalış yapan ilk Türk'üm ve oraya giderek ülkemizi temsil eden ilk dalışı yaptım. Ben de mutluyum ve gururluyum. Amaç hem oradaki bilim çalışmalarına ses getirmekti hem de oraya dalan ilk Türk olarak ülkemizi temsil etmekti. Bu bir rekor denemesi değildi, oraya keşif amaçlı daldık. Suyun altından örnekler aldım. Türkiye'de özellikle bilim adına yaptığımız çalışmaların daha çok duyulması lazım, ben de ona bir katkı sağlamaya çalıştım.

Nasıl bir yer Antarktika?
Antartika çok sıra dışı bir yer... İnsanların yaşamadığı bir kıta ve bunun sebebini de gidince daha iyi anladım. İnsanın yaşaması için hiçbir koşul yok. Hava yaz döneminde bile eksi 15 derece. Rüzgarı çok fazla hissediyorsunuz, sanki kışın Türkiye'nin en soğuk yerinde gibisiniz ve dışarıda duramıyorsunuz bile. Foklar, balinalar, penguenler yaşıyor. Doğanın her şeye karar verdiği bir kıta ve insan olarak hiçbir gücünüz yok. "Hadi ben gidiyorum, dalış yapacağım ya da dışarıda yürüyüş yapacağım" diyemiyorsunuz. 1 hafta boyunca tekneden odamızdan dışarıya çıkamadık.

Bu şartlarda Antarktika'da 30 gün kaldınız. Nasıl geçti?
Vallahi çok zordu tabii ki. Havalandırmasız, ranzalı, küçücük bir odada 4 kişi kaldık. Mürettabat ile 60 kişilik kocaman bir gemiydi ama ortak kullanım alanlarında bile en az 10 kişi ile birliktesin. Doğaya çıkabildiğin ve tek başına kalabildiğin bir alan yok. Bir TV var ortak alanda, herkes ne açılırsa onu izliyor.

Anlattığınız şey askerlik gibi sanki.
Hem de aynısı (gülüşmeler). Hayatımda hiç askerlik yapmadım demeyeceğim. Birincisi katıldığım Survivor yarışması, ikincisi de Antartika. Hava şartları, ortam her şey zorlayıcıydı. Yeme-içme kısmı çok kısıtlıydı ki ben yeşillikle beslenen biriyim. Orada yeşillik yok, gemiye aldıklarım da en fazla 1 hafta gitti. Bu şartlarda gemide 30 gün geçirdim, oraya ulaşım ise aktarmalarla 4-5 gün sürdü.

Peki, değdi mi sizce?
Benim gibi uçları, ekstrem sporları ve sınırları zorlamayı seven birisi için tabii ki evet. İyi ki de gittim. Ancak birisi "Antarktika'yı görmek istiyorum, gideyim mi?" dese hiç önerebileceğim bir yer değil. Çünkü orada kişinin başına her şey gelebilir. Hiçbir şeyin güvenliği yok. Hastane yok, yaşayan kimse olmadığı için. Mesela tekneden hiç kafanızı bile çıkartamayabilirsiniz. 30 günde sadece 5 dalış yapabildim. 30 gün boyunca 5 dalış yapmak çok azdı tabii ki ama orada aynı zamanda uzun yıllardır gerçekleştirmek istediğim bir hayalimi daha gerçekleştirdim.

Ne kadar güzel, nedir o?
Çocuk kitabı çıkarma hayalim vardı; çocuklara su altını ve doğayı anlatabilmek ve bunu yaparken o su altı canlılarını nasıl koruyabileceklerini de öğretebilmek için. Orada kitabımı bitirdim. Bu kitap projeme ilk tren yolculuğunda başlamıştım ve sonrasında kitabımı ne zaman yazmak içimden gelirse o zaman yazmaya karar vermiştim. Antartika'da vaktim oldu, bir de ortam çok uygundu dışarıya çıkıyorsun bir anda balina, fok geçiyor önünden, penguenleri görüyorsun. Evde oturup bu kitabı yazmaya çalışsam bu kadar konsantre olamazdım, o ilham gelemeyebilirdi. Anlatmak istediğim hikayeyi, mesajı orada çok güzel verdim.

Tekrar Antarktika'ya dönecek olursak; sakin ve soğukkanlılıkla deneyiminizi paylaşıyorsunuz. Merak ediyorum sizin korkularınız yok mu?
Korku gibi bir tanımım yok. Mesela bana deseler ki; "Haydi Şahika, Meksika'nın hiç dalınmamış bir yerine gidiyoruz, dalıyoruz", ben "Müthiş hemen gidelim" derim. Sevgili Ayşegül Dinçkök ile bir projemiz vardı "Derin Tutku Yanılgı". Bu sergi için bana "Şahika köpekbalıklarıyla dalacağız, geliyor musun?" dedi ben "Tabii hemen!" dedim ve biz iki kadın yola çıktık.

Çılgın iki kadın!
Gerçekten kendimi çılgın bilirim ama Ayşegül'ün bu kadar çılgın olacağını beklemezdim. Düşünsene, Florida'da iki kadın, bir balıkçı teknesine atlayıp kıyıdan 2 saat kadar uzakta köpekbalıklarıyla dalmaya gittik. Fırtınaya yakalandık, tekne bizi bulamadı ve Ayşegül ile suda altımızda onlarca köpekbalıklarıyla tekneyi bekledik.

Peki ya sonra?
Biraz tedirgin olduk ama çok da kötü bir şey hissetmedik. Birbirimizi sakinleştirdik. Çünkü zaten 10 dakika önce aşağıda onlarla dalıyorduk, şimdi suyun üzerindeydik. Çok da değişen bir şey yoktu ortada aslında... Sonra bizi buldular.

Sanırım sizin bakış açınıza göre denizlerin altı üstünden daha güvenli.
Kesinlikle öyle. Şimdi öncelikle şunu belirteyim ki biz bir dalışa giderken bütün güvenlik önlemleri alınıyor; her türlü tehlikenin risk ölçümü yapılıyor. Orada bir şey olsa B planı hazır. Mesela tek nefeste 100 metreye daldığımda benimle birlikte 10 güvenlik dalgıcı da oluyor. Ben ipe bağlı dalıyorum, bana bir şey olsa beni anında yukarıya çıkartarak müdahale edebilirler. Suyun altında da görüntülüyorlar ama şu an şurada yürürken kafana bir şey düşmeyeceğinin ya da arabanın çarpmayacağının hiçbir garantisi yok. Köpekbalığına canavar diyoruz ama aslında dünyada sadece birkaç türü tehlikeli, Güney Afrika'da ve Avustralya'da... Türkiye'de zaten hiç öyle bir tehlike yok. Bir de hiçbir canlı sen onu rahatsız etmediğin sürece, "ben geleyim, insan yiyeyim" demez.

İnsanlar daha cani sanırım.
Aynen öyle. Yani bunu çok güzel anlatan bir karikatür var; bir yerde dalgıç bir yerde de köpekbalığı var. Altına "İşte bu karşınızda gördüğünüz dünyanın en tehlikeli canlısı, yanındaki de köpekbalığı" yazmışlar (gülüşmeler). Bunu niye anlatıyorum çünkü her yıl yüzbinlerce köpekbalığını katlediyoruz ve onlar sadece 2-3 insana saldırıyor o da yani sen onları rahatsız ettiysen ya da en tehlikeli türüyse... Dünyada en fazla ölüm sivrisinek ısırığından oluyor. Dünyadaki en tehlikeli canlı bence insan.

Peki ya beyninizi nasıl hazırladınız dalmaya?
Çünkü insanın en büyük sınırı sonuçta aynı zamanda kendi korkularıyla başa çıkmak... Evet, kesinlikle benim böyle korkularım olmadı. Daha doğrusu şöyle anlatayım; çocukluğumda astım hastası olduğum için evden bile dışarıya çıkamadığım yıllar geçirdim. İlkokula zor gittim. İlkokuldan sonra tedaviler etkisini gösterdi ve ilkokulu bitirdikten sonra spora profesyonelce başladım. O dönem tanıştığım su altı bana özgürlük, kurtuluş ve beni hayata yeniden bağlayan alan oldu.

Su altı ile ilk tanışma nasıl oldu?
Çanakkale'ye gitmiştik, okul gezisiydi. Orada yelken, su altı kulübü vardı ve "Nefesini tutup suyun altından gitmeyi denemek ister misiniz?" dediler. Bir tek ben gönüllü oldum. Bir baktım ki ben en ilerdeymişim, etrafımda kimse yok. Çıktıktan sonra hoca beni yanına çağırdı "Bizimle takıma katılmak ister misin" dedi.

Yıllarca elbebek, mecburen çok korunaklı bir ortam kurmuşlar size. Aileniz bunu nasıl karşıladı?
İşte en zoru buydu. Düşünsene evden çıkartmamışlar, önüme meyveler dilimlenerek geliyor, yemeğim geliyor. Hep hastayım, yemek bile doğru düzgün yemiyorum. Ben de ilk dönem gizli gizli bisikletime atlayarak gittim, geldim. Her gün antrenmana gidiyorum ama evden hiç kimsenin bundan haberi yok.

Bu arada iyi de geldi değil mi deniz size?
O kadar iyi geldi ki meğer beni hasta eden denizden uzak durmakmış... Sonuçta evin içinde en ufak bir toz kalkınca, mesela kuzenlerimle saklambaç oynuyoruz koltuğun arkasına girince ben öksürmekten kendime gelemiyordum. Sürekli doktordayız ve bana sürekli antibiyotik veriliyor. Kısacası çocukluğum berbattı, ne yemek yiyebildim doğru düzgün; ne de arkadaşlarımla oynayabildim. Sonra spor ile birlikte bağışıklık sistemim kuvvetlendi, spor bana çok ama çok iyi geldi. Dışarıya çıktığımda da polen rahatsız ediyordu. Düşünsene bana aslında denizden başka iyi gelecek bir şey yokmuş ve şans eseri onunla tanıştım. Sonra beni yarışmaya götürmek istediklerini söylediler.

Aileniz de bu değişimi görünce kabul etti di mi?
Hayır, önce beni göndermediler. Ailem bilmiyor ki benim yazın gitmelerimi; bana diyorlar "Saçmalama saçın ıslanacak, üşütürsün, hasta olursun" . Tabii hayatımda ilk defa en çok istediğim şeydi yarışa gitmek ama izin vermediklerinde günlerce kendime gelemedim. Sonra tüm tanıdıklarımı devreye sokarak anlattım; yazın gittiğimi, bana çok iyi geldiğini, derslerimi aksatmayacağımı bir sürü dil döktüm kısacası. Ve zorla ikna ettim, gönderdiler. Beni tutamıyorlardı zaten... Yarış müthiş geçti ve o ortamın bana ne kadar iyi geldiğini gördüler. Bir de ben tek çocuk büyüdüğüm için oradaki herkes benim kardeşim gibi oldu.

Oralardan bugünlere. Şu anda ne diyor aileniz?
Doğru şeyi yapmışsın iyi ki hayalini gerçekleştirmişsin diyorlar. Annemin bir videosu var orada "Kızıma alerji yapan suyun üstüymüş kızım da balık oldu" gibi şeyler söylüyor.

Suyun altı sizin şifayı bulduğunuz yer olmuş.
Evet, suyun altı gerçekten nefes alabildiğim, kendimi bulabildiğim ve beni hayata döndüren bir yer oldu. Şu an en tepeye de çıkmak istiyorum, en uç şeyleri de yapmak istiyorum. Sorduğunuz korkunuz yok mu sorusuna yanıtım, ben yıllarca zaten hiçbir şey yapmamışım ve şu an o limitsizliği yaşıyorum. Dünyanın sınırları olmadığını biliyorum. Bir insanın yapabileceklerinin limiti yok. Çünkü ben eskiden 50 metreye dalarken ve bunu asla geçemem derken şu an 100 metreye dalıyorum.

Peki, bunları yapabilmek nasıl bir hayat disiplini gerektiriyor? Nasıl yaşıyorsunuz?
Bir kere sağlıklı besleniyorum. O yüzden meslek seçimimi de ona göre seçtim; diyetisyenlik okudum. Sporla birlikte neyi götürebilirim diye düşündüğümde beni en mutlu eden mesleğin diyetisyenlik olduğuna karar verdim. Onun dışında yoga, nefes çalışmalarını düzenli yapıyorum. Her nefesin kıymetini bildiğim için her şeyi yapmak istiyorum. 24 saati en aktif nasıl kullanırım diye düşünüyorum ve öyle yaşıyorum. Hem spor yapıyorum hem sosyal sorumluluk projelerinde yer alıyorum hem de markalarla işbirliği yapıyorum. Tabii ki uykumdan, arkadaş buluşmalarımdan, sosyal yaşamımdan feragat ediyorum. Mesela aylardır ayağımı uzatayım bir film izleyeyim gibi bir lüksüm yok.

BİZE ULAŞIN