Hayat bazen aynı hikâyeyi farklı karakterlerle anlatır.
Başka bir şehir.
Başka bir iş.
Başka insanlar.
Ama bir süre sonra tanıdık bir duygu belirir.
Sanki sahne değişmiştir ama hikâye aynı kalmıştır.
Farklı bir ilişki başlar, ama benzer bir kırılma yaşanır.
Yeni bir iş olur, ama kısa süre sonra aynı gerilim ortaya çıkar.
Hayatımıza yeni insanlar girer, ama tanıdık bir hayal kırıklığı geri gelir.
Ve insan bir noktada kendine şu soruyu sormaya başlar:

Neden hayatımda hep benzer şeyler oluyor?
Hayattaki döngüler çoğu zaman tanıdıktır.
Bazı insanlar sürekli benzer ilişkilere çekilir.
Kişiler değişir ama ilişki aynı noktada kırılır.
Bazıları iş hayatında benzer deneyimleri yaşar.
Farklı şirketler, farklı ekipler…
ama bir süre sonra aynı cümle duyulur:
“Yine aynı tip patron.”
Bazen dostluklarda bile benzer bir döngü ortaya çıkar.
Farklı insanlar hayatımıza girer ama ilişkiler benzer kırılmalarla sona erer.
Ve çoğu zaman şu sonuca varırız:
“Demek ki insanlar böyle.”
Oysa çoğu zaman tekrar eden şey insanlar değildir.
Tekrar eden şey,
hayata baktığımız perspektiftir.

Çünkü hayatımızdaki sonuçlar çoğu zaman düşündüğümüz yerden başlamaz.
Bir adım geride,
inançlarımızda başlar.
İnançlar perspektifi şekillendirir.
Perspektif beklentileri ve varsayımları doğurur.
Varsayımlar düşünceleri üretir.
Düşünceler duyguları tetikler.
Duygular davranışları yönlendirir.
Davranışlar ise sonuçları yaratır.
Ortaya çıkan sonuçlar da dönüp ilk inancı doğrular.
İşte döngü böyle oluşur.
İnsan çoğu zaman hayatı akışta yaşadığını düşünür.
Oysa çoğu zaman yalnızca inançlarının sonuçlarını deneyimler.
Çünkü hayatla aramızda görünmez bir katman vardır:
perspektif.

Aynı olaya iki insan bakar.
Biri fırsat görür, diğeri tehdit.
Aynı söz söylenir.
Biri eleştiri duyar, diğeri geri bildirim.
Aynı durum yaşanır.
Biri kapanır, diğeri büyür.
Hayat çoğu zaman sandığımız kadar taraflı değildir.
Ama ona baktığımız perspektif, gördüğümüz manzarayı değiştirir.
Çoğu insan düşüncelerini istediği hayattan değil, gözlemlediği hayattan üretir.
Bir duruma bakarız ve yorumlarız:
“İnsanlar güvenilmez.”
“Bu ülkede işler böyle.”
“Benim şansım yok.”
Bu düşünceler yalnızca bir yorum değildir.
Bir beklenti üretir.
Beklentiler duyguları, duygular davranışları, davranışlar ise sonuçları şekillendirir.
Sonuçlar da dönüp o ilk düşünceyi doğrular.

Böylece kişi farkında olmadan aynı hikayeyi yaşamaya devam eder.
Oysa döngüyü kıran soru son derece basittir:
Ben nasıl olmasını istiyorum?
Bu soru zihni şikâyetten çıkarır.
Geçmişten çıkarır.
Tepkiden çıkarır.
Dikkati, yaratmak istediğin hayata taşır.
Çünkü dikkatini verdiğin yer büyür.
Eğer dikkatin sürekli problemdeyse problem zihninde genişler.
Eğer dikkatin ihtimaldeyse ihtimaller görünür olmaya başlar.
Ve bazen döngüyü kırmak için gereken tek şey
yeni bir cevap değil,
yeni bir sorudur:
Ben gerçekten nasıl bir hayat yaşamak istiyorum?
Ve o hayatı besleyecek düşünceleri seçmeye hazır mıyım?
Belki de şimdi aklınızda şu soru var:
“Peki ama bunu nasıl yapacağız?”
Bir sonraki yazıya tam da buradan devam edeceğiz.
Hande Gün Ertan
hande.ertan08@gmail.com