Uzun süredir ortalarda görünmeyen Gül Gölge, elinde bir romanla ortaya çıktı. Eski televizyon sunucusu ve oyuncu olan Gölge şimdilerde ‘yazar’ kimliğiyle adından söz ettiriyor. ‘Lagom’ adıyla bir roman yazan Gölge, ilk yazarlık denemesinde adeta kendini keşfe çıkmış. Hayatı ve yaşadıklarını sorgulayıp cevabın kendisinde olduğunu fark etmiş. Bunların ışığında romanı ortaya çıkmış. Gül Gölge ile yazarlık sürecinden başlayıp güncel hayatına, anneliğinden eski eşinin eski eşiyle dostluğuna kadar birçok şey konuştuk. Her sorumuza samimiyetle cevap verirken kendisini yeni Gül Gölge’yi daha yakından tanıma fırsatı bulduk. Bu sıcak ve samimi röportajı, güzelliğini ortaya koyan özel bir fotoğraf çekimiyle de renklendirdik.
Röportaj: Gülçin İşler Fırat
Fotoğraf: Serkan Eldeleklioğlu
Makyaj: Ali Bora
Saç: Yalçın Babacan
Kıyafetler için Arzu Kaprol'e teşekkür ederiz.

“Ben bugün ‘kendimi buldum’ dediğim bir yerde değilim. Kendimi yeniden tanımaya izin verdiğim bir yerdeyim. Ve bence esas fark şu: Artık karşıma çıkan yeni bir tarafımdan korkmak yerine ona bakmaya cesaret ediyorum."
Gülçin İşler Fırat: Öncelikle yeni kitabınız hayırlı olsun, kitap yazma fikri nasıl oluştu? Bu uzun zamandır düşündüğünüz bir şey miydi?
Gül Gölge: Kitap yazmak uzun zamandır kurduğum bir hayal değildi. Ama öğrenmeye her zaman çok meraklı bir insan oldum. Yeni bir şey öğrenmek beni gerçekten mutlu ediyor ve özellikle insan doğası ve psikolojisi hep ilgimi çekti. Görünenden çok görünme yeni anlamaya çalıştım. Zaman içinde bu merakım için çok fazla kaynak edindim, okudum, araştırdım. Ama bir noktada fark ettim ki bütün o sorular dönüp dolaşıp beni kendimle buluşturuyor. “Nasıl daha iyi bir anne olurum, neyi yanlış yapıyorum, neyi doğru yapıyorum, neden bazı şeylerde zor lanıyorum?” diye düşünürken aslında dışa rıda aradığım birçok cevabın içeride oldu ğunu fark ettim.
G.İ.F: Nasıl, biraz açar mısınız?
G.G: Sınır koymakta neden zorlandığımı, bazı davranış kalıplarını nerede öğrendiğimi, mizacımızın ve bize aktarılanların haya tımızı nasıl şekillendirdiğini fark etmeye başladım. Hayat benim için daha anlaşılır hale geldi. Bir anlamda her şeyin biraz benden bana olduğunu gördüm. Sonra bir noktada kendime şunu sordum: “Peki ben bütün bu öğrendiklerimle ne yapacağım?” Çünkü bana bıraksanız ömür boyu öğren ci kalabilirim. Hatta bir ara, “Acaba sürekli öğrenmek de benim için bir çeşit kaçış mı, bir erteleme mi?” diye düşündüm. Kitap yazma fikri tam da oradan çıktı. Sonra ya ratıcı yazarlık eğitimi aldım, bir dönem sosyal medyadan uzaklaştım ve yazmaya başladım.

G.İ.F: Kitap yazma süreciniz nasıldı? Bu süreç size neler kattı?
G.G: Tahmin ettiğimden çok daha meşakkatli bir süreçti. Ama aynı zamanda kendimle çok fazla karşı karşıya kaldığım bir dönem oldu. Yazarken kendi kör noktalarımı da tekrar tekrar gördüm. Bu yüzden kitap yalnızca ortaya çıkan bir eser olmadı benim için; aynı zamanda beni de dönüştüren bir süreç oldu. Mesela bana kendi yapımla ilgili de çok şey gösterdi. Ben bazen devamlılık konusunda zorlanan biriyim. Bu yüz den bir metnin başında bu kadar uzun süre kalmak, daraldığım yerde kaçmayıp devam etmek, aynı cümleye tekrar tekrar dönmek benim için ayrıca öğreticiydi ve disiplin anlayışımı değiştirdi. Dolayısıyla kitabı tamamlamış olmak bana yalnızca bir eser ortaya çıkarmanın değil, kendi sınırlarımı aşmış olmanın da gururunu yaşattı.
G.İ.F: Kitap, hayatınızdan izler taşıyor mu?
G.G: Kitabım, görünürde ilişkiler üzerinden ilerleyen bir roman ama benim için asıl mesele insanın kendisiyle kurduğu ilişki. Aşk, evlilik, aile, dostluk, kırılmalar, seçim ler var. Kitabım elbette benden izler taşıyor ama otobiyografik değil. Yazarken yazanın gözlemlediklerinden, yaşadıklarından, düşündüklerinden tamamen bağımsız yaz ması zaten çok mümkün değil. O insanların bazı duygularını, bazı kör noktalarını, bazı iç çatışmalarını tanıyorum.

G.İ.F: Kitabınızın temel sorusunu şöyle açıkladınız: Hayatımızı gerçekten kendi seçimlerimizle mi kuruyoruz, yoksa geçmişimizin, ailemizin ve bize öğretilen rollerin belirlediği bir senaryoyu mu tekrar ediyoruz? Aynı soruyu ben size sorsam...
G.G: Ben zamanın spiral ile ilerlediğini düşü nenlerdenim. Mitolojiden bugüne insanın temel hikâyeleri çok değişmedi; aşk, kayıp, ihanet, korku, aidiyet, terk edilme... Hikâ yeler eski ve biz onları kendi hayatımızda yeniden yaşıyoruz. Belirli kalıplar, örün tüler var biz de o örüntülerden birinin devamıyız. Ta ki fark edene kadar... Dönü şüm bence tam burada başlıyor; yüzleşme gerçekleştiğinde. Yüzleşme yalnızca sana yapılanları görmek değil. Senin ne yaptığı nı, nerede sorumluluk almadığını, nerede kendini geri çektiğini, nerede kendi sınırını korumadığını görebilmek... Asıl mesele se bepleri önce kendinde aramak. Ben kendi hayatımda bunu en çok sınırlar konusunda fark ettim. Uzun süre çok anlayışlı olmayı iyi bir özellik zannettim. Karşı taraf için sü rekli açıklamalar üretirdim. Sonra gördüm ki sınırımı zamanında koruyamıyordum; sınır ihlalleri birikiyor, sonra çok büyük tepkiler veriyordum. Bunu fark etmek be nim için önemliydi. Çünkü sınır koymanın sevgisizlik değil, sağlıklı ilişkilerin en önemli koşulu olduğunu öğrendim. İşte insan kendi senaryosundan, kendisine ait olmayan kalıpları fark ettiği ölçüde çıkabiliyor.
G.İ.F: Biraz geçmişe dönersek, nasıl bir çocukluk geçirdiniz?
G.G: Çocukluğuma bugün baktığım yerle, o za man içinde yaşadığım yer tabii ki çok farklı. Küçük yaşta babamı kaybettim ama uzun yıllar bunun üzerimdeki etkisini çok da anlamlandırdığımı düşünmüyorum. İnsan çocukken yaşadığı şeyleri sorgulamıyor; içinde bulunduğu hayatı normal kabul edi yor. Sonra büyüyüp kendinize biraz daha yakından bakmaya başladığınızda, bazı davranışlarınızın, bazı korkularınızın, hatta güçlü sandığınız taraflarınızın nereden geldiğini daha net görebiliyorsunuz. Dışa rıdan gayet güzel keyifli bir çocukluk ama içeride yaşından fazla anlama çabası gös teren bir çocuk vardı. Bugün baktığımda, erken yaşta kendi kendine yetmeye çalışan, duygularını çok fazla göstermeyen, bulun duğu ortama uyum sağlamayı öğrenmiş bir çocuk olduğumu daha iyi görüyorum.

G.İ.F: Bir Youtube röportajınızda belki de ilk kez çocukluğunuza, babanızın 1 yaşında ki kaybına dair gözyaşlarıyla duygularını zı paylaştınız. Bu güçlü duruşun ardında aslında yıllardır kırılgan ve duygularını saklayarak büyüyen bir kadın gördük. Biraz bu süreci dinlemek isteriz.
G.G: Evet, sevgili Emel Özuğur’un programında bir katarsis yaşadım. O noktanın hâlâ hassas bir yer olduğunu biliyorum. Ama bugün o konuya dokunduğumda artık kendim için üzülmüyorum. Yüzleştim çünkü. Ama benzer şeyleri yaşayan ve ne yaşadığının bile farkında olmayan çocukları düşündüğümde içim titriyor. Çünkü bir çocuk için gerçekten zor bir süreç. Olayın kendisi elbette önemli ama bence insanın o olayı nasıl ele aldığı da en az onun kadar önemli. Çok sevdiğim bir söz var: “Meseleye nasıl bakarsanız, mesele de size öyle bakar.” Aynı gerçeğe “çiceğin dikeni var” diye de bakabilirsiniz, “dikenin çiçeği var” diye de. Ben bunu bir Polyannacılık ya da spi ritüel bir taraftan söylemiyorum. Daha çok, yaşadığınız şeyi inkâr etmeden onunla ne yapacağınızı seçebilmek olarak görüyorum. Böyle durumlarda ailelere çok büyük bir far kındalık gerekiyor. Çünkü hiç bir şey kötü niyetle yapılmıyor. Bugün geriye baktığımda, çocukken kendime birtakım savunma meka nizmaları geliştirdiğimi çok net görüyorum. O mekanizmalar o dönem beni korumuş, bel ki ayakta tutmuş. Ama hepimizde olduğu gibi onların da bir kullanım süresi var. Bir zaman sonra sizi koruyan şey, sizi kısıtlamaya başla yabiliyor.
G.İ.F: Siz de bunu yıllar içinde kendinizde gördünüz...
G.G: Uzun yıllar güçlü olmayı; üzülmemek ya da üzüldüğünü göstermemek gibi algıladım. Sonra şunu fark ettim, duyguyu bastırmak güç değil ve bazen yalnızca hayatta kalma yöntemi. Hissettiğiniz halde ayakta kalabilmek. Benim için son yıllardaki en büyük dönüşümlerden biri bu oldu.
G.İ.F: “Hayatım boyunca hiç görünür olmak istemedim” demiştiniz bir röportajında ama biz sizi ekranlardan tanıdık. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
G.G: O dönemde görünürlükten ve o dünyanın şaşasından aslında biraz korkuyordum. Dışarıdan çok rahat ve bunun içinde gö rünsem de içimde bir yorgunluk ve geri çekilme isteği vardı. “Evleneyim, çocuklarım olsun, başka bir hayat kurayım” düşüncesi bana çok daha güvenli geliyordu. ‘Görülmek’ ile ‘görünmek istemek’ çok farklı.

G.İ.F: Televizyon kariyeriniz çok başarılı giderken bıraktınız. Bu kararı isteyerek mi verdiniz, geri dönmek istediniz mi?
G.G: Evet, gerçekten radikal bir karardı. Ama o günkü halimle bunu isteyerek yaptım ve bu kararımdan pişman değilim. Bugün geriye baktığımda ise kararın arkasında yalnızca aile kurma isteği olmadığını daha net göre biliyorum. Yönetemediğim korkularımın, ilişkilerimin ve görünürlükle kurduğum mesafeli ilişkinin de bu kararda payı vardı.
G:İ.F: Siz kendinizle yüzleşerek, çocukluk travmalarınıza dokunmuşsunuz. İnsanın kendine yolculuğunun bir kez başladı mı bitmeyeceğini düşünenlerdenim. Siz kendinize yolculuğun neresindesiniz?
G.G: Çok güzel bir soru; evet. Çünkü insan bazen gerçekten “Tamam, artık kendimle ilgili her şeyi anladım” diye düşünüyor. Sonra hayat önüne hiç görmediği başka bir tarafını getiriyor. Şu anda her gün kendimle ilgili yeni bir şey öğrendiğim ve bunun hiç bitmeyeceğini kabul ettiğim bir dönemdeyim. Esas macera burada başlıyor. İnsanın asıl yolculuğunun dışarıdan içeriye değil, içeriden dışarıya doğru olduğunu kavradığım noktadayım. Çünkü sürekli dışarıdaki insanlara, onların ne yaptığına, neden yaptıklarına bakarken kendini kaçırabiliyorsun. Ama dikkatini kendine çevirdiğinde; kendi ihtiyaçlarını, sınırlarını, korkularını, arzularını daha net görmeye başlıyorsun. Kendinde keşfettiğin bir şey, bir süre sonra ilişkilerini, seçimleri ni, hatta hayattan ne beklediğini bile değiş tirebiliyor. O yüzden ben bugün “kendimi buldum” dediğim bir yerde değilim. Daha çok kendimi yeniden tanımaya izin verdiğim bir yerdeyim. Ve bence benim için esas fark şu: Artık karşıma çıkan yeni bir tarafımdan korkmak yerine ona bakmaya cesaret edi yorum. Yolculuk devam ediyor ve mesele varmak değil, her gün biraz daha kendine yaklaşmak... Artık çok daha seçiciyim.

G.İ.F: Size göre insan zamanla, yaşadıklarıyla değişir ve dönüşür mü? Ve siz hayatınız bölümlere ayırsanız bu dönüşümleri nasıl ifade edersiniz?
G.G: İnsan yaşadıklarıyla mutlaka değişiyor. Ama bence her değişim, dönüşüm değil. Bazen bir şey yaşıyorsun, kırılıyorsun ve “Ben artık böyle biri olmayacağım” diyorsun. Fakat neden o kadar kırıldığını, neden o noktaya geldiğini anlamadıysan aslında dönüşmüyorsun; yalnızca bir uçtan diğerine savruluyorsun. Benim için gerçek dönü şüm, insanın kendi içindeki mekanizmayı görmesiyle başlıyor. “Bu neden hep benim karşıma çıkıyor?” demekten, “Ben burada ne yapıyorum, neye izin veriyorum, neden böyle tepki veriyorum?” sorularına geçi yorsun. Ve kendi payını görmeye başladığın anda oyun değişiyor. Bunun için de insanın kendine karşı çok dürüst olması gerekiyor.
G.İ.F: Peki, siz hayatınızı bölümlere ayırsanız bu dönüşümleri nasıl ifade edersiniz?
G.G: Kendi hayatımı dönemlere ayırsam; ilk dö nemde daha çok yaşadıklarına tepki veren bir Gül vardı diyebilirim. Sonra “Bunlar neden oluyor?” diye daha çok dışarıya bak tığım bir dönem geldi. Ardından sorunun yönü değişti: “Peki benim buradaki payım ne?” Bugün ise daha çok kendime ait olanla olmayanı ayırmaya çalıştığım bir yerdeyim. Bana öğretilmiş olan ne, gerçekten benim istediğim ne; alışkanlığım ne, nerede fazla yım, nerede eksiğim... Tabii bunun da başka bir tarafı var. Siz ken dinize daha çok bakmaya başladıkça, hâlâ her yaşadığının sebebini yalnızca dışarıda arayan insanlarla aynı dili konuşmak zorlaşabili yor. Sanırım benim dönüşümüm de biraz sorularımın değişmesiy le oldu. Bugün dönüşmek benim için başka bir insana dönüşmek değil. Yıllar içinde üzerine eklenmiş olanları biraz ayıklayıp, daha ben haline yaklaşmak.

“Bugün baktığımda, erken yaşta kendi kendine yetmeye çalışan, duygularını çok fazla göstermeyen, bulunduğu ortama uyum sağlamayı öğrenmiş bir çocuk olduğumu daha iyi görüyorum.”
G.İ.F: Şu sıralar Gül Gölge’nin bir günü nasıl geçiyor? Bize spor, beslenme, günlük rutinlerinizden bahseder misiniz?
G.G: Rutin diyebileceğim en değişmez şey sabah ları kendime ayırdığım zaman. Kahvem, po dcast’lerim ve mutlaka biraz okuma var. Ne kadar erken bir yere gidecek olursam ola yım, o zamanı yaşayabilmek için biraz daha erken kalkmayı tercih ediyorum. Çünkü onu yapmadan güne başlamış gibi hissetmiyo rum; sanki bir şey yarım kalıyor. O zaman dilimi benim için biraz zihni toparlama alanı gibi. Bazen bir bilgimi tazeliyorum, bazen yeni bir şey öğreniyorum, bir podcast din liyorum, birkaç sayfa okuyorum. Çok uzun sürmesi gerekmiyor ama o alanın bana ait olması önemli. Onun dışında yürüyüş yapı yorum. Doğada olmak bana çok iyi geliyor, köpeğimle vakit geçiriyorum. Yazıyorum, okuyorum, arkadaşlarımla buluşuyorum. Spor konusunda da kendimi zorla bir prog rama sokmaktan çok hareketli kalmaya çalı şıyorum. Beslenmede de çok katı kurallarım yok. Mümkün olduğunca iyi beslenmeye çalışıyorum ama hayatın keyif tarafını da dışarıda bırakmıyorum.
G.İ.F: Oğullarınızdan biri bu yıl liseyi bitirdi ve eğitim için Amerika’ya gitti. Onların bü yüdüğünü görmek nasıl bir his?
G.G: Ali bu yıl Amerika’da George Washing ton Üniversitesi’ne başladı. Emir lise sona geçti; o da seneye gitmeyi planlıyor. Çok değişik bir his gerçekten. Bunu her anne yaşıyordur ama çocuklar büyüdükçe za man sanki daha görünür hale geliyor. Bir zamanlar ellerinden tuttuğum çocukları mın şimdi benim boyumu geçmiş olmaları, kendi fikirlerinin, kendi hayatlarının, kendi dünyalarının oluşması bana zamanı neredeyse somut bir şeymiş gibi hissettiriyor. Onlara bakarken yalnızca onların büyüdü ğünü değil, geçen yılları da görüyorsunuz.

G.İ.F: Siz onların eğitim, ilişki gibi önemli kararlarında nasıl bir anne duruşu sergili yorsunuz?
G.G: Mümkün olduğunca onların hayatını onların yerine yaşamamaya çalışıyorum, elbette fikrimi söylüyorum. Hatta muhtemelen bazen gereğinden biraz fazla söylüyorum. Ama nihai kararın onlara ait olması gerektiğine inanıyorum; çünkü çocuk yetiştirmenin amacı bize benzeyen ya da bizim istediğimiz insanlar yaratmak değil, kendi kararlarını verebilen insanlar yetiştirmek. Benim görevim artık yolu seçmek değil; ihtiyaç duyduklarında orada olduğumu bilmelerini sağlamak. En önemlisi kendi bireyselliklerini oluşturabilecekleri alan ları tanımak gerekiyor diye düşünüyorum. Ben onların eğitim, ilişki ya da hayatla ilgili önemli kararlarında mümkün olduğunca şu duruşu sergilemeye çalışıyorum: Ken dilerini gerçekten mutlu edecek şeyi seç sinler ama o seçimin sorumluluğunu da alabilsinler. Her seçimin iyi ya da kötü bir sonucu olabileceğini ve o sonuca da hazır olmaları gerektiğini söylerim. En önemlisi; onlara en çok kendilerini tanımalarını söy lüyorum. Benim için mesele onların adına doğru kararları vermek değil; zamanla ken di doğru kararlarını verebilecek kadar ken dilerini tanımalarını sağlamak.
G.İ.F: Anneliğinizi nasıl anlatırsınız? İki erkek çocuk büyüttünüz. Çocukların büyüme sürecinde zorlandığınız sayısız an olmuştur. Biraz geçmişe gidersek ve biraz da annelere tavsiye vermek adına çocuk yetiştirmek adına, sizin sürecinizi dinlemek isterim.
G.G: Herkes anneliği çocukları olunca öğreniyor. Bugün geriye dönüp baktığımda en önemli şeyin çocuklara kusursuz bir anne sunmak değil hata yaptığında çocuğundan özür dileyebilmek olduğunu düşünüyorum. Güvenli bir ilişki sunabilmek çok daha önemli. Çocuğunuz sizinle aynı fikirde ol madığında ilişkinizin bozulmayacağını bil mesi gerekiyor. Bir de çocuklarımızı kendi korkularımız üzerinden yönetmemek çok önemli. Çünkü bazen “senin iyiliğin için” dediğimiz şey aslında bizim kaygımız oluyor. Bence anneliğin en zor taraflarından biri çocuk büyütmek değil, çocuk büyürken kendi kontrol ihtiyacınızı bırakabilmek.
G.İ.F: Hayatta keşkeleriniz, pişmanlıklarınız var mı?
G.G: Elbette var. Artık “Hiçbir şeyden pişman değilim” cümlesini pek gerçekçi bulmuyo rum. Bazı kararlarımı bugün aynı şekilde vermezdim, bazı insanları daha erken bıra kırdım; bazı yerlerde daha erken konuşur dum, bazı yerlerde daha az kalırdım. Çoğu şeyi görmezden gelmezdim. Başkalarının duygusal olarak iyi olma hallerinin sorum luluğunu almazdım gibi liste uzar gider. Ama pişmanlıkla kendini cezalandırmak arasında da fark var. Bugün geçmişe “neden yaptım?” diye değil, “orada neyi bilmiyor dum?” diye bakmaya çalışıyorum.
G.İ.F: Eski eşiniz Murat Saygı’nın ilk eşi ile arkadaşlık ilişkinize, kadın kadına desteğinize bu çekimde tanık oldum. Bunu nasıl başardığınızı anlatır mısınız?
G.G: İnsan bazen yaşadığı şeylerin neden yaşan dığını hemen anlayamıyor. Kaç yaşında olursanız olun, bazı meselelerin ne olduğunu gerçekten görebilmek zaman alıyor. Biz çok farklı şeyler yaşadık, farklı yerlerden bak tık. Üstelik çocuklarımız vardı ve dolayısıyla hayatlarımız zaten bir şekilde birbirine değ meye de vam etti. Yıllar içinde konuştukça şunu da fark ettik: Geçmişte birbirimize dair düşündüğümüz bazı şeyler aslında yalnızca bizim aramızda oluşmuş şeyler değildi. İlişkiler bazen dışarıdan gelen anlatılarla, yönlendirmelerle, eksik ya da farklı aktarılan bilgilerle de şekillenebiliyor. O dönem de neyin gerçekten bize ait olduğunu, neyin başka dinamiklerin etkisiyle oluştuğunu ayırt etmek kolay değildi. Neyin ne olduğunu konuşmak, birbirimizi ve kendi yaşadıklarımızı daha doğru anlamak yıllar sürdü. Bir noktada da belki yaşadığımız bazı şeyleri bu hayatta en iyi anlayabilecek iki kişinin yine biz oldu ğumuzu fark ettik. Sonunda geçmişte kalan yükleri taşımak yerine, yaşananları karşılıklı konuşup anlamlandırmayı ve kendi içimizde nihayetlendirmeyi seçtik. Bugün aramızda ki ilişkinin temelinde de bu var: birbirimizi daha doğru bir yerden görebilmek...
G.İ.F: “Asla yapmam” dediğiniz şeyler nelerdir ve neden?
G.G: Artık ‘asla’ kelimesini çok dikkatli kullanıyo rum. Hayat insana o kelimeyi sık sık yediriyor. Ama bugün birkaç konuda çok netim. Kendimi ait olmadığım bir yerde sırf ‘alıştım’ diye tutmak istemiyorum. Bir ilişkide, bir işte ya da bir dost lukta sürekli kendimi küçültmem gerekiyorsa orada kalmak istemiyorum. Ve artık sırf insan lar beni yanlış anlamasın diye kendi gerçeğimi susturmak istemiyorum. Çünkü insanın, başka larını kaybetmemek uğruna kendisini kaybet mesi, ödediği en pahalı bedellerden biri.