Kendi adını taşıyan markasının yeni koleksi yonu ‘Future Arrived’ı sunan başarılı moda tasarımcısı Mirela Cerica, kariyerindeki büyümesini aile hayatına da taşıdı. Cerica, üç ay önce ikinci çocuğu Alexander Draig’i kucağına aldı. Bu süreci “Uzun yıllardır hem ailemi hem de kariyerimi aynı tutkuyla büyütüyorum” sözleriyle özetleyen Cerica, içinde bulunduğu süreci ise; “Mutluluk dolu bir kaostan huzurlu limanına yaklaşan bir kadın olarak tarif edebilirim. Bu değişimin tasarım dilime de yansıdığına inanıyorum. ‘Future Arrived’ koleksiyonundaki sessizlik, su, ışık, dingin mimariler ve huzur duygusu yalnızca geleceğe dair estetik bir hayal değil; benim bugün bulunduğum ruh hâlinin de bir yansıması” sözleriyle anlatıyor. Mirela Cerica ile Brüksel’deki huzurlu, sevgi dolu ve içinden yaratım sürecine dair hisleri fısıl dayan evinde bir araya geldik; hem yeni koleksiyonunu hem de taze anneliğini konuş tuğumuz keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.
Röportaj: Gülçin İşler Fırat
Fotoğraf: Ksenia Kargına
Gülçin İşler Fırat: Önce en yeni heyecanınızdan yani yeni koleksiyonunuzdan söz edelim. Koleksi yonuzu bize biraz anlatır mısınız?
Mirela Cerica: 2026 ilkbahar-yaz koleksiyonum Future Ar rived, geleceğin artık bugün yaşandığını an latan bir koleksiyon. Uzun zamandır yapay zekâ ve teknolojinin moda üzerindeki etkisi çoğunlukla soğuk, mekanik ve distopik bir perspektiften ele alınıyordu. Ben ise tam tersini hayal ettim. Teknolojinin insanlığı gölgelediği değil, insanın duygusal tarafıyla tamamen uyum içinde var olduğu bir me deniyet ve Future Arrived tam olarak bu düşüncenin üzerine kuruldu. Yapay zekâ nın artık görünmeyen bir teknoloji değil, hayatın doğal atmosferi olduğu bir dünya tasarladım. Burada robotlar makine gibi gö rünmüyor; zarif, bilinçli, sakin ve feminen varlıklara dönüşüyor. Teknoloji dekor değil, yaşam biçimi haline geliyor. Bu yüzden ko leksiyonun tamamı sinematik bir evrende ilerliyor. Sonsuzluk havuzları, beyaz mono litik mimariler, yüzen bahçeler, göksel sahil manzaraları, sessiz tapınaklar ve ışıkla dolu mekanlar aslında kıyafetlerin bir uzantısı gibi tasarlandı. Moda ile mimari birbirin den ayrılmıyor ve silüetlerde ikinci ten hissi veren akışkanlık ile heykelsi yapı aynı anda bulunuyor. Bir elbise hem son derece yumu şak hissettirebiliyor; hem de mimari kadar güçlü durabiliyor. Bu denge benim için ko leksiyonun en önemli diliydi.

G.İ.F: Gelelim size... Kendinizi şu anda hayatını zın hangi noktasında görüyorsunuz?
M.C: Hayatımın belki de en dönüştürücü ama aynı zamanda en dengeli dönemindeyim. Uzun yıllardır hem ailemi hem de kariyeri mi aynı tutkuyla büyütüyorum. Benim için başarı hiçbir zaman yalnızca işten ibaret olmadı. Büyük bir aşkla kurduğum ailem, çocuklarım ve üretmeye devam edebildiğim yaratıcı hayatım birbirinden ayrı değil; hep si aynı hikayenin parçaları. Sekiz yaşındaki kızım Siena Rose ile annelik bana yıllar önce bambaşka bir bakış açısı kazandırmıştı. Üç ay önce oğlum Alexander Draig’in doğu muyla birlikte bu duyguyu çok daha derin ve daha olgun bir yerden yeniden deneyim liyorum. İnsan her çocuğuyla birlikte aslın da kendisini de yeniden keşfediyor. Hayata, zamana, geleceğe ve başarıya bakışı doğal olarak değişiyor. Geçmişte hayatım çok ha reketliydi; farklı şehirler, koleksiyonlar, çe kimler ve sürekli yeni ilhamların peşinde geçen yoğun bir tempo... O dinamizm beni bugün olduğum kadına ve tasarımcıya dönüştürdü. Fakat bugün ilk kez, bütün o hare ketin içinde yıllardır aradığım dengeyi bul duğumu hissediyorum. Belki de kendimi en doğru şekilde, “Mutluluk dolu bir kaostan huzurlu limanına yaklaşan bir kadın” olarak tarif edebilirim. Sanırım artık geleceği daha yüksek sesle değil, daha derin bir zarafetle hayal ediyorum. Üretme heyecanım ise hiç değişmedi. Hâlâ yeni dünyalar tasarlıyor, markamın uluslararası yolculuğunu aynı inançla sürdürüyorum. Ancak artık başarıyı yalnızca ulaşılan hedefl erle ölçmüyorum. Sevdiklerinizle kurduğunuz hayatın, yaptı ğınız işe ilham vermesi de başarının en kıymetli tarafı.
G.İ:F: Anne olmak sizi nasıl dönüştürdü?
M.C: Annelik bana üretmenin en saf hâlini öğretti. Bir yandan iki çocuk büyütürken, diğer yandan bir moda evini büyütmeye devam ediyorum. İkisi de sabır, sezgi, sevgi ve hayal gücü istiyor. Birbirlerini beslediklerini dü şünüyorum. Bugün kendime dışarıdan baktığımda, kariyerinin en olgun dönemine giren bir kadın görüyorum. Daha sakin, daha seçici, daha derin düşünen ama hayal kurma cesaretini hiç kaybetmemiş biri... Belki de Future Arrived’ın en kişisel tarafı tam olarak bu. Koleksiyon yalnızca geleceği anlatmı yor; benim hayatımda da yeni bir dönemin başlangıcını simgeliyor. Artık geleceği fethe dilecek bir yer olarak değil, büyük bir aşkla kurduğum hayatın içinde huzurla yaşanacak bir ev olarak görüyorum.

“Hayatımın belki de en dönüştürücü ama aynı zamanda en dengeli dönemindeyim. Uzun yıllar hem ailemi hem de kariyerimi aynı tutkuyla büyütüyorum. Benim için başarı hiçbir zaman yalnızca işten ibaret olmadı"
G.İ.F: Bütün bu özgün yaratım süreçlerini ger çekleştirirken siz de kendi hayatınızın en anlamlı yaratım sürecini yaşadınız. Hamileliği, anne olmayı bu süreçte nasıl karşı ladınız?
M.C: İlginç bir şekilde ikisi birbirinden hiç ayrılmadı. Koleksiyonu tasarlarken bir yandan da oğlum Alexander Draig’i dünyaya getiriyordum. Biri hayal ettiğim bir gelecekti, diğeri ise hayatımın en gerçek mucizesi. Sanırım bu yüzden koleksiyonun ruhunda daha fazla ışık, daha fazla umut ve daha derin bir huzur var. Belki de bu yüzden bugüne kadar yarattığım en duygusal, en olgun ve geleceğe en çok umutla bakan koleksiyon oldu. Anne olmak bana, üretmenin en güçlü hâlinin bazen sadece hayata alan açmak ve geleceğe inanmak olduğunu yeni den hatırlattı.
G.İ:F: İkinci çocuğunuz sürpriz bir bebek olmuş, o güne gidersek hislerinizi dinle mek ve eşinizle bu sevincinizi nasıl paylaştığınızı öğrenmek isterim...
M.C: Bu bizim için çok özel ve beklenmedik bir andı. İkinci bir çocuğu her zaman kalbimiz de istedik ama bunu bir beklentiye dönüştür meden, kendi zamanında gelirse hayatımıza dahil olacak bir ruh gibi düşündük. Zaten biz bu sürece her zaman, eğer bizi seçerse kapımızın açık olduğu bir yerden baktık. O dönem hayatın akışı içinde bu ihtimal biraz geri planda kalmıştı. Bir gece eşim uykusun dan uyanıp çok sakin bir şekilde, “Sevgilim, bir vizyon yaşadım; içinde bir hayat taşıdığı nı hissediyorum. Oğlumuz geliyor gibi görü yorum” dedi. Bu, onun daha önce de Siena Rose da deneyimlediğimiz güçlü sezgisinin devamıydı. Bu haberi aldığım anı hem kuvvetli bir şok hem de çok tanıdık, yumuşak bir his gibi hatırlıyorum. Bir yanım bunu hiç beklemiyordu, diğer yanım ise sanki çok ön ceden biliyormuş gibi sakince karşılıyordu. Alexander Draig’in gelişi bizim için bir sür prizden çok, zaten kalbimizde var olan bir hikâyenin tamamlanması gibi oldu.

“Sekiz yaşındaki kızım Siena Rose ile annelik bana yıllar önce bambaşka bir bakış açısı kazandırmıştı. Oğlum Alexander Draig’in doğumuyla birlikte bu duyguyu çok daha derin ve daha olgun bir yerden yeniden deneyimliyorum.”
G.İ.F: Annelik süreciniz, bebekli hayat nasıl gidiyor?
M.C: Şu dönem benim için çok yavaşlamış, çok yumuşamış ve neredeyse tamamen içe dönen bir ritimde akıyor. Günler artık zaman dan çok bebeğin ihtiyacına göre şekilleni yor; emzirme, uykular, uyanışlar... Her şey onun küçük dünyasının etrafında doğal bir akışa dönüşmüş durumda. Sabahları oğlum Alexander Draig’i emzirerek güne başlıyo rum. Sonra evin içine yayılmış o sakin ışıkta bitkilerimi suluyorum, diğer kızım gibi gör düğüm köpeğimiz Czarina ile ilgileniyorum, bahçemden küçük tabaklar hazırlıyorum. Ailemin sofralarından gelen o sıcaklık his si, minik minik paylaşılan yemekler ve evin içindeki basit ama çok anlamlı anlar günün ruhunu oluşturuyor. Bazen sadece ışığı izle mek, bazen bebeğin küçük gülüşlerine eşlik etmek... Hepsi çok sade ama çok derin bir mutluluk hali. Bu süreçte dış dünyadan ve sosyal medyadan neredeyse tamamen uzak laştım. Kendimi biraz daha doğaya, eve ve iç sesime döndüğüm bir alanda hissediyorum. Sanki hayat biraz yavaşladı ve beni daha yu muşak bir yere taşıdı. Çok huzurlu, çok şef katli ve aynı zamanda çok dengeli bir anne lik dönemindeyim. Çok şanslıyım ki, eşimle birlikte bu yeni düzeni büyük bir uyum ve aşk içinde kuruyoruz; her şeyin merkezin de sevgi, anlayış ve birlikte büyüyen bir aile olma hali var. Genel olarak bu dönem benim için bir ‘geri çekilme’ değil; daha çok içe dö nüş, doğaya yaklaşma ve hayatı daha spiritü el bir yerden yeniden duyma hali. Küçük bir evrenin içinde, çok sade ama çok gerçek bir mutluluk yaşıyorum.
G.İ.F: Bu kadar başarılı bir kariyeri sürdürürken anne olmak sizi nasıl etkiledi? Bocaladınız mı yoksa farkındalığı daha yüksek adımlar atmanıza vesile mi oldu?
M.C: Anne olmak benim için kariyerden ayrı bir alan olmadı; tam tersine, her şeyi daha net görmeye başladığım bir farkındalık katmanı açtı. Hayatın temposu değiştiğinde öncelik ler de doğal olarak yeniden şekilleniyor. Be nim için bu süreç bir bocalamadan çok, içsel bir netleşme hali oldu. Zamanı artık daha bilinçli kullanıyorum. Daha az ama daha doğru şeylere odaklanmak hem üretim tara fında hem de hayatın içinde beni daha seçi ci ve daha sakin bir yere taşıdı. Karar alma biçimim hızdan değil, sezgiden besleniyor artık. Bir yandan annelik, bir yandan güçlü bir yaratıcı süreç ve bir aile hayatı...
Benim hayatım aslında coğrafyalarla, kırıl malarla ve yeniden doğuşlarla şekillenmiş bir yolculuk. Arnavutluk’ta, komünizm dö neminin içinde doğdum. Annem ve babam, inşaat mühendisi ve topograf olarak bilinen, saygı duyulan profesyonellerdi. Yüzlerce insanın çalıştığı büyük ekipleri yöneten, bir likte üreten ve hayat inşa eden çok güçlü bir çiftti. Çocukluğumdan itibaren çalışmanın sürekliliğini, üretmenin doğal akışını ve ka dın-erkek ortaklığının gücünü izleyerek bü yüdüm. Bu, bana erken yaşta disiplin kadar, emeğe duyulan derin bir saygıyı da kazan dırdı. 10 yaşımda İstanbul’a taşındığımızda benim için tamamen yeni bir dünya açıldı. Boğaz’a ilk bakışımı hâlâ çok net hatırlıyo rum; içimde tarif edemediğim bir hayranlık duygusu vardı. Türkçeyi öğrenme sürecim ve dili akıcı, doğal bir şekilde konuşabildiği mi hissettiğim an ise hayatımda önemli bir ‘aidiyet’ eşiğiydi. Bir diğer dönüm noktası, Boğaziçi Üniversitesi’ni kazandığımı öğren diğim andı. Bu, hem eğitim hem de kimlik anlamında kendime açtığım yeni bir kapıy dı. Üniversitenin son yılında babamı kalp kriziyle kaybetmem ise hayatımın en derin ve dönüştürücü anlarından biri oldu; beni çok erken yaşta olgunlaştırdı ve hayata ba kışımı kökten değiştirdi. Sonrasında tekstil kariyerimdeki yükseliş, üretimle kurduğum bağın güçlenmesi ve Hong Kong’a uzanan yoğun seyahatler... O dönemde ruh eşimle tanışmam hayatımın en özel karşılaşmala rından biriydi. Birkaç ülkeye yayılan bu çok coğrafyalı yaşam, evlilikle birlikte daha da derinleşti ve kadın olarak kendi merkezimi bulduğum bir alan yarattı. 2018’de kızım Si ena Rose’u kucağıma aldığım an, hayatımın en saf ve en güçlü dönüm noktalarından bi riydi. İki ay önce oğlum Alexander Draig’in doğumu ise bu hikâyeye yeni ve çok kıymetli bir katman ekledi. Bugün geriye baktığım da, her dönüm noktasının beni daha sezgisel, daha bilinçli ve daha dengeli bir kadına dönüştürdüğünü hissediyorum. Ve aslında tüm bu yolculuk, tek bir şeye açılıyor; hayatın sürekli beni yeniden şekillendirmesi...

G.İ.F: Şu anda Brüksel’de yaşıyorsunuz. Bize oradaki yaşantınızdan bahseder misiniz?
M.C: Aslında hayatım son 12 yıldır tek bir şehre sabit değil; eşimle birlikte kurduğumuz ya şam düzeni hep Brüksel’deki evimiz ve İs tanbul’daki evimiz arasında, sürekli seyahat eden ve iki merkezli bir akışta ilerliyordu. Benim için ‘yerleşik olmak’tan çok, iki farklı dünyanın ritmini birlikte taşıyan bir yaşam biçimi vardı. Fakat hamileliğimin son ayla rı ve şimdi iki aylık olan oğlum Alexander Draig’in ihtiyaçları, aynı zamanda kızım Si ena Rose’un okulunun son dönemi nedeniy le şu anda daha çok Brüksel’de olduğum bir süreçten geçiyorum. Bu dönem doğal olarak daha sakin, daha içe dönük ve aile odaklı bir ritim yarattı.
G.İ.F: Çocuklarınızla birlikte yapmaktan keyif aldığınız aktiviteler nelerdir?
M.C: Şu an hayatımın en büyük kısmı zaten ço cuklarım etrafında şekilleniyor ve bu dönemde en çok keyif aldığım şeyler aslında çok sade anlar... Siena Rose ile birlikte çi zim yapmak, küçük hikâyeler kurmak, kitap okumak ve onun dünyasını dinlemek benim için çok özel. Alexander Draig ile ise her şey daha çok temas, sakinlik ve ritim üzerine. Özellikle emzirme anları, onunla kurdu ğum en derin ve en sessiz bağ alanı. Bunun dışında Brüksel’in etrafındaki şehirlere tren ya da araba ile küçük kaçamaklar yapıyoruz. Özellikle Paris ve Amsterdam’a yaptığımız kısa hafta sonları hepimizin çok sevdiği an lar oluyor. Son olarak da çokça vakit geçirip oyunlar oynadığımız kedimiz Yin Yang ve köpeğimiz Czarina var tabii...

“Future Arrived’ı tasarlarken bir yandan da oğlum Alexander Draig’i dünyaya getiriyordum. Biri hayal ettiğim bir gelecekti, diğeri ise hayatımın en gerçek mucizesi.”
G.İ.F: Aileniz büyüdü ve bu hayal ettiğiniz bir şey miydi?
M.C: Evet, ama aslında bunu hiçbir zaman ‘plan lanmış bir hayal’ gibi yaşamadım. Daha çok hayatın kendi akışında büyüyen, doğal ola rak genişleyen bir alan gibi oldu. Her za man aileyi hayatın merkezinde hisseden bir kadındım. Ama bunun bu kadar derin, bu kadar katmanlı ve aynı zamanda bu kadar dengeli bir hale dönüşeceğini birebir hayal etmiş miydim, sanmıyorum.
G.İ.F: Malum tatil sezonundayız ve şimdi de biraz tatilden konuşalım. En heyecan duyduğunuz, unutamadığınız tatil deneyimi nizi anlatır mısınız?
M.C: Seyahat etmeyi yalnızca dinlenme olarak görmüyorum. Tasarım pratiğimin en önemli besin kaynaklarından biri. Yeni coğrafyalar, yerel yaşam kültürü, mimari ve gündelik ri tim, koleksiyonlarım kadar bakış açımı da şekillendiriyor. Vietnam bu anlamda zih nimde çok güçlü bir yer edindi. Hanoi’nin katmanlı yapısı, sokakların kontrollü kaosu, canlı renk paleti ve güçlü karakteri ilk andan itibaren beni içine çekmişti. Ardından Ha Long Bay’de yalnızca beş kabinden oluşan, kolonyal estetikle tasarlanmış butik bir tek nede geçirdiğimiz birkaç gün, seyahat hafı zamda çok özel bir yere sahip. Sabah sisinin içinden yükselen kireçtaşı adacıkları arasın da uyanmak, gün boyu zamansız bir akışta olmak ve denizin ortasında sessizliği dene yimlemek çok etkileyiciydi. Devamında Phu Quoc’ta yine doğayla uyumlu bir atmosfer de konakladık ve Vietnam benim için çok katmanlı bir deneyime dönüştü. İtalya’da Cinque Terre kıyılarında yaptığımız tekne yolculuğu da hafızamda özel bir yerde du ruyor. Renkli kasabaları denizden izlemek ve Akdeniz’in ritmini suyun üzerinden ta kip etmek sade ama güçlü bir deneyimdi. Covid döneminin bir kısmını ise Normandy bölgesinde, Chateau de Miromesnil’de ge çirmiştik. Tarihi şatonun köklü enerjisi, do ğası, hayvanları ve küçük şapeliyle o dönem, zor bir zamanı adeta bir sığınağa, dingin bir alana dönüştürdü. O yıldan itibaren de her sene tekrar gitmeye devam ettik. En kıymet li yolculuklarımız ise yıllar içinde ailece bir ritüele dönüşenler. Yaklaşık 13 yıldır her yaz Patmos ve Leros’a gidiyoruz.
G.İ.F: Favori tatil rotalarınız nelerdir?
M.C: Eşimle birlikte Asya’ya her zaman özel bir ilgi duyduk. Bu merak zamanla çocukla rımıza da geçti. Kore, Japonya, Çin ve As ya’nın farklı şehirlerini birlikte keşfetmek bizim için bir seyahat rutininden çok bir yaşam dili haline geldi. Her biri kendi es tetik ritmine ve gündelik yaşamına sahip... Ancak Asya’da benim için bambaşka bir yer var: Hong Kong. Çünkü sadece bir şehir de ğil; hayatımın en kişisel anlarının başladığı yer. Eşimle orada tanıştım, evlilik teklifini orada aldım. Bu yüzden her dönüşte aynı aidiyet hissi yeniden oluşuyor; neredeyse ikinci bir ev gibi. Yaz rotalarımızın değiş meyen adresi Patmos ve Leros. On üç yıldır düzenli gidiyoruz. Çocuklarla en çok anı biriktirdiğimiz, ritmimizi bulduğumuz ve en doğal halimizde olduğumuz yerler. For mentera ise çok özel bir denge. Sade, rahat ve tamamen deniz etrafında akan bir ritmi var. Çocuklarla günler yavaş ve keyifli geçi yor; aynı zamanda kısa mesafelerle Ibiza’ya geçip bambaşka bir enerjiye dahil olmak da mümkün. Bu yüzden Formentera bizim için hem ailece dinginliği hem de daha özgür, eğlenceli anları aynı yerde yaşayabildiğimiz çok katmanlı bir destinasyon. Meksika ise her gidişimizde yeniden şaşırdığımız bir yer. Oaxaca’yı özellikle seviyoruz; dans kültü rü, sokak ritmi ve güçlü yerel karakteri çok etkileyici. Puebla renkleri, tarihi sokakları ve Mariachi enerjisiyle öne çıkıyor. Mexi “Benim için lüks, yalnızca kullanılan kumaşın kalitesi ve dikiş işçiliği değil aynı zamanda o tasarımın sürdürülebilir olmasının da üzerinde geçirilen zamanla oluşuyor.” Mexi co City ise ayrı bir katman açıyor; müzeler, güçlü sanat sahnesi ve sürekli yenilenen yaratıcı alanlarla dinamik bir şehir. Her zi yaretimizde yeni bir sergiye, tasarımcıya ya da mekâna denk gelmek mümkün... Tulum ise farklı bir denge sunuyor; turkuaz deniz, doğayla iç içe sakinlik ve gün ışığının gece ye akışıyla daha hafif ama akışkan bir ritim taşıyor. Popülerliğine rağmen kendi karak terini koruyan bir yer. Meksika’nın tamamı aslında bu farklı dünyaların birleşimi gibi; her gidişimizde başka bir yüzünü keşfedi yoruz. Vietnam ise hem görsel hem duyusal olarak çok güçlü bir deneyim. Hanoi sokak larındaki sade ama karakterli tatlar ve Ha Long Bay’de denizin ortasında geçen yalın sofralar hafızayı derinleştiriyor. Bu yaz ilk kez Normandiya’ya gidiyoruz. Normalde kış aylarında gidip Chateau de Miromesnil’de konakladığımız bu bölgeyi bu kez biraz fark lı bir gözle deneyimleyeceğiz. Kızımızın sörf ilgisi sayesinde bölgedeki bir sörf okuluna kayıt yaptırdık ve bu kez denize daha yakın, çok eski ve karakteri güçlü bir sahil evinde kalıyoruz. Bu değişim aslında bizim için sadece bir rota değil, aynı bölgeyi mevsim ve ritim değiştiğinde yeniden okumak gibi. Bu yaz oradayız. Sonrasında ise yavaş yavaş Formentera, Ibiza ve Patmos’a uzanan yaz ritüelimize geri döneceğiz.

“Ben hiçbir zaman yalnızca kıyafet tasarlayan biri olmadım. Her sezon önce bir dünya hayal ediyorum, sonra o dünyanın kadınını giydiriyorum. Son koleksiyonum ise yarattığım evrenlerin en olgun ve en rafine olanı"
G.İ.F: Turistik olmayan, sadece dinginleşmek ve sakinleşmek için nereye gidersiniz?
M.C: Eşimle birlikte bizim gizli duraklarımızdan biri Saint Paul de Vence. Küçük, taş bir köy gibi ama aslında başlı başına bir atmosfer. Zaman çok yavaş akıyor orada. Orada kaldı ğımız yer ise; La Colombe d’Or. Burası klasik bir otelden çok bir ‘yaşayan sanat koleksi yonu’ gibi. Duvarlarında Miro, Picasso, Cal der gibi isimlerin eserleriyle yaşamak zaten başlı başına bir deneyim. En sevdiğim tarafı restoranı: uzun uzun oturabildiğim o sıcak ve mutluluk kokan terası. Mönü, ambiyans, servis, zarafet... Her şey yerli yerinde. Fazla bir gösteriş yok; sadece iyi yemek, iyi şarap ve duvarda duran bir tabloyla aynı masada oturmak gibi bir his. Hemen yakınındaki Fondation Maeght ise başka bir katman açı yor. Açık hava heykelleri, sessizlik ve ışık... Bazen sadece orada yürümek bile zihni re setliyor. Bir müzeden çok, doğayla birleşmiş bir düşünme alanı gibi. Bizim için orası tam anlamıyla ‘kaçış’ hali.